Bir zamanlar denizin sonsuz maviliğe açıldığı şirin bir kıyı kasabasında Mete adında bir çocuk yaşardı. Mete’nin bu hayatta en sevdiği şey, okul zili çalar çalmaz sahile koşmak ve orada saatlerce doğayı izlemekti. Dalgaların kıyıya her vuruşunda çıkardığı o ince, ritmik melodi, onun kulaklarına masal gibi fısıldardı.
Bir gün yine sahilde, rüzgârın fısıltılarını dinleyerek yürürken kumların arasına gizlenmiş eski bir nesne dikkatini çekti. Eğilip baktığında bunun eski bir fener olduğunu gördü. Zaman, feneri o kadar hırpalamıştı ki üzeri tamamen pasla kaplanmıştı. Mete, feneri eline alıp dikkatle incelemeye başladı. İçinden: “Kim bilir ne kadar zamandır burada yapayalnız bekliyor?” diye geçirdi.
Feneri öylece bırakmaya gönlü elvermedi. Onu eve götürüp temizlemeye karar verdi. Annesiyle birlikte büyük bir özenle feneri yıkadılar. Camlarını silip parlattılar, üzerindeki yılların birikimi olan pasları tek tek yok ettiler. Birkaç saatin sonunda o eski ve yorgun fenerden eser kalmamıştı. Adeta yeniden doğmuştu.
O gece Mete, odasının loş ışığında masasının üzerine koyduğu feneri hayranlıkla izlerken dedesi sessizce odaya girdi. Gözü fenerin ışıltısına takılan dedesi: “Bu fener de ne? Bana çok derin bir şeyi hatırlattı. Dinlemek ister misin?” diye sordu.
Mete büyük bir heyecanla: “Neyi hatırlattı dede? Hadi anlat!” diyerek dedesinin yanına sokuldu.
Dedesinin yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi ve kelimeler dudaklarından dökülmeye başladı:
“Bazen insanlar da bu fenere benzer Mete. Kalplerini üzüntü, korku ve endişe kaplar. Hayatın fırtınaları onları paslandırır. Ama unutma, kalplerindeki o eşsiz ışık aslında hiç sönmez yeter ki sen o ışığı söndürme, onu görmekten vazgeçme.”
Mete dedesinin bu bilgece sözlerini zihnine kazıdı. Günlerce, gecelerce bu cümlelerin derinliğini düşündü.
Okula gittiklerinde sınıflarına yeni bir öğrenci geldi. Çocuğun adı Efe’ydi. Efe, kasabanın yabancısı gibiydi. Çok sessiz, içine kapanık ve tek bir kelime bile etmiyordu. Teneffüslerde bahçenin en kuytu köşesinde tek başına oturur, kimseyle konuşmazdı. Bu yüzden sınıftaki çocukların çoğu onunla hiç ilgilenmedi hatta bazıları kendi aralarında onunla acımasızca alay etti. Ancak Mete, Efe’ye her baktığında dedesinin o gece söylediklerini hatırlıyordu. İçinden: “Belki de Efe’nin içindeki ışığı kimse göremiyordur.” dedi. Kararını vermişti. Cesaretini topladı, Efe’nin yanına gitti ve içten bir tebessümle: “Merhaba, ben Mete. İstersen birlikte oynayabiliriz.” dedi.
Efe önce çok şaşırdı. Kendisine uzatılan bu dost eline baktı ve yüzünde belli belirsiz ama sıcacık bir gülümseme belirdi. O günden sonra Efe ve Mete ayrılmaz iki dost oldular. Mete’nin sabrı ve sevgisi, Efe’nin sessiz duvarlarını birer birer yıkıyordu.
Bir gün öğretmenleri sınıfa coşkulu bir haber verdi: Okul genelinde bir resim yarışması düzenlenecekti. Sınıftaki herkesi büyük bir telaş ve heyecan kapladı. Yarışma günü gelip çattığında, çocukların hepsi birbirinden güzel, renk renk resimler yaptı. Mete, ruhunun ait olduğu yeri yani en sevdiği denizi, coşkulu dalgaları ve gökyüzünde süzülen martıları çizmişti.
Yarışmadaki en büyüleyici resim ise Efe’ye aitti. Efe’nin tuvalinde rengârenk evleriyle cıvıl cıvıl bir kasaba, parıldayan bir güneş ve neşeyle koşturan insanlar vardı. Ancak resmin kalbi tam ortasındaydı: Kasabanın merkezinde, birbirine sımsıkı sarılmış iki erkek çocuk duruyordu.
Öğretmen resmin önünde durdu, hayranlıkla inceledi ve yumuşak bir sesle sordu: “Efe, bu resim gerçekten büyüleyici. Peki bana söyler misin, bu sımsıkı sarılan iki çocuk kim?”
Efe, gözlerinde daha önce hiç görülmemiş bir parlaklıkla gururla cevap verdi: “Mete ve benim öğretmenim. O benim bu hayattaki en iyi arkadaşım.”
Öğretmen derin bir tebessümle Mete’ye baktı, ardından yarışmanın birincisinin Efe olduğunu ilan etti. Sınıfta büyük bir alkış koptu.
O gün eve dönerken Mete’nin kalbi göğsüne sığmıyordu. Adeta mutluluktan uçuyordu. Ama duyduğu bu büyük sevinç, sadece arkadaşının bir yarışma kazanmasından kaynaklanmıyordu. Mete, bir insanın kalbindeki pası sevgiyle silebilmenin, onun içindeki o saklı kalmış muhteşem ışığı fener gibi parlatabilmenin haklı gururunu yaşıyordu.
O akşam odasına geçtiğinde masanın üzerindeki fener pırıl pırıl parlıyordu. Tıpkı Efe’nin gözleri, tıpkı iki dostun hiç sönmeyecek olan o saf ve temiz geleceği gibi.




