GÖRÜNMEZ DUVARLAR: GÜNLÜK HAYATIMIZDA AKRAN ZORBALIĞI ve BİRLİKTE BÜYÜMEK

​Sabah alarmının çalmasıyla başlayan sıradan bir günü düşünelim. Kıyafetlerimizi giyeriz,
çantamızı hazırlarız ve adımlarımız bizi her gün aynı binaya; okulumuza götürür. Okul
kapısından içeri girdiğimiz an; yüzlerce farklı sesin, kahkahanın ve enerjinin birbirine
karıştığı devasa bir dünyaya adım atarız. Sınıflar, koridorlar, kantin sırası ve okul bahçesi…
Burası bizim sadece ders dinlediğimiz değil; hayatı, arkadaşlığı ve kendimizi keşfettiğimiz en
önemli yaşam alanımızdır. Ancak bu kalabalık ve neşeli tablonun içinde bazen sessizce
örülen, dışarıdan bakınca hemen fark edilmeyen görünmez duvarlar vardır. Bu duvarlar, adına
“akran zorbalığı” dediğimiz ama aslında birçoğumuzun günlük hayatını gölgeleyen o bencilce
davranışlarla örülüdür.

​Çoğu zaman zorbalığın sadece filmlerdeki gibi birinin diğerini fiziksel olarak itmesi ya da
eşyalarına zarar vermesi şeklinde olduğunu düşünürüz. Oysa günlük hayatımızda karşılaştığımız
zorbalık genellikle çok daha sinsi ve maskelidir. Çoğu zaman “Sadece şaka yapıyorduk!” ya
da “Ne var canım bunda? Biraz eğlendik!” cümlelerinin arkasına saklanır.

​Örneğin; sınıfta bir arkadaşımızın tahtaya kalktığında heyecanlanıp hata yapmasıyla topluca
dalga geçilmesi, birinin giydiği kıyafet ya da taktığı gözlük yüzünden arkasından
fısıldaşılması, kantinde birine bilerek yer verilmemesi… İşte tüm bunlar, yapan kişi için
“küçük bir eğlence” gibi görünse de maruz kalan arkadaşımız için okul koridorlarını birer
kabusa çevirmek için yeterlidir. Şakanın sınırını çizmek aslında çok kolaydır: Eğer yapılan bir
espriye iki taraf da gülüyorsa o şakadır; ama bir tarafın başı öne eğiliyor, gözleri doluyor ve
içine kapanıyorsa orada eğlence bitmiş, acımasızlık başlamıştır.

​Günümüzde bu durum sadece okul bahçesiyle de sınırlı kalmıyor, akşam eve dönüp odamıza
çekildiğimizde elimize aldığımız o küçük ekranların arkasında da devam ediyor. Dijital
dünya, sunduğu onca güzelliğin yanında siber zorbalık dediğimiz o karanlık yüzünü de her
gün bize gösteriyor. Whatsapp gruplarında bir arkadaşımızı bilerek dışlamak, sosyal
medyada birinin fotoğrafının altına kırıcı yorumlar yazmak ya da hakkında asılsız dedikodular
yaymak vs…

​Klavyenin arkasına saklanmak bazılarına büyük bir cesaret veriyor. Yüz yüze
söyleyemeyecekleri ağır sözleri bir ekrana yazıp göndermek çok kolay geliyor. Oysa unutulan
çok büyük bir gerçek var: O ekranın diğer ucunda; odasında tek başına oturup o mesajları
okuyan kalbi kırılan ve kendini yapayalnız hisseden gerçek bir insan, bir sıra arkadaşımız
var.

​Peki, günlük hayatımızın tam ortasında duran bu soruna karşı neden çoğunlukla sessiz
kalıyoruz? Çünkü bazen “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!” diye düşünüyoruz, bazen de
zorbalığa karşı çıkarsak sıranın bize gelmesinden korkuyoruz. Ancak bilmeliyiz ki bir zorbalığa
şahit olup kafamızı çevirdiğimizde, o dışlama seansına sessizce gülüp farkında
olmadan o zorbalığın bir parçası haline gelmiş oluyoruz. Sessizlik, zorbaya haklı olduğu mesajını
verir. Oysa bu gidişatı değiştirmek bizim elimizdedir. Süper kahraman pelerinlerine ihtiyacımız
yoktur; ihtiyacımız olan tek şey birazcık cesaret ve empatidir.

​Okul bahçesinde tek başına oturan, gözlerinde o yalnızlığın gölgesini gördüğümüz bir
arkadaşımızın yanına gidip “Merhaba, bizimle oturmak ister misin?” demek dünyayı
değiştirebilir. Birine lakap takıldığında ya da kırıcı bir şaka yapıldığında, ortama ayak
uydurup gülmek yerine “Bence bu hiç komik değil, lütfen durun.” diyebilmek gerçek bir
cesarettir. Bizler; dijital ya da gerçek dünyadaki o karmaşık, dalgalı akıntılarda birbirine yol
gösteren birbirini koruyan rehberler olmak zorundayız. Birbirimizin açıklarını arayıp onlarla
alay etmek bizi büyütmez aksine küçültür.

​Büyümek, sadece boyumuzun uzaması ya da yaşımızın ilerlemesi değildir. Büyümek, bir
başkasının kalbinin kırıldığını hissedebilmek ve o kalbi onarmak için bir adım atabilmektir.
Okul bahçeleri, sınıflar ve sosyal medya alanları hepimizin ortak evidir. Birbirimizin canını
yakarak değil birbirimizin elinden tutarak birbirimize alan açarak büyüdüğümüzde günlük
hayatımız çok daha renkli, çok daha güvenli ve yaşanabilir bir yer olacaktır.

​Kendimize ve arkadaşlarımıza şu soruyu sormanın tam zamanıdır: Bugün birinin duvarı mı
olacağız, yoksa o duvarı yıkan köprüsü mü?

Sudenaz AZARAK

YAŞ: 12

DİYARBAKIR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir