Musa, yaz tatilinin ilk günlerinde dedesinin köyüne gitmişti. Köydeki ev, büyük bir bahçenin içindeydi. Bahçede elma ağaçları, armut ağaçları, rengârenk çiçekler ve küçük bir sebze alanı vardı. Her sabah erkenden uyanıyor, dedesiyle birlikte bahçeyi geziyordu.
Bir gün dedesi eski bir kutu getirdi. Kutunun içinde farklı farklı tohumlar vardı. Bazıları küçücük, bazıları ise nohut kadar büyüktü. Dedesi, bu tohumların her birinin ayrı bir hikâyesi olduğunu söyledi.
Musa çok merak etti.
— Bu kadar küçük şeylerin nasıl hikâyesi olabilir? dedi.
Dedesi gülümseyerek cevap verdi:
— Bir tohumun içinde kocaman bir ağaç saklı olabilir. Bazen en büyük hikâyeler, en küçük şeylerin içinde başlar.
Musa kutudaki tohumları incelemeye başladı. Tam o sırada kutunun köşesinde altın sarısı renkte küçük bir tohum gördü. Daha önce hiç böyle bir tohum görmemişti.
— Bu ne tohumu? dedi.
Dedesi dikkatlice baktı.
— İşte bunu ben de bilmiyorum. Bu tohumu yıllar önce bir gezgin bana vermişti ama ne olduğunu öğrenmeden kaybettim sanıyordum.
Musa heyecanlandı.
— O zaman bunu ekelim!
Ertesi gün bahçenin güneş alan bir köşesine küçük bir çukur açtılar. Musa tohumu dikkatlice toprağa yerleştirdi, üzerini kapattı ve can suyunu verdi.
Aradan günler geçti. Musa her gün aynı yere gidiyor, toprağı kontrol ediyor ve sabırla bekliyordu. Ama ortada hiçbir şey yoktu.
Bir sabah dedesine:
— Galiba bu tohum büyümeyecek, dedi.
Dedesi elini Musa’nın omzuna koydu.
— Bazı şeyler hemen ortaya çıkmaz. Sabırlı olmak gerekir.
Musa beklemeye devam etti. Bir hafta sonra toprağın üzerinde minicik yeşil bir filiz belirdi. Musa sevinçten zıpladı. Filiz her gün biraz daha büyüdü. Yaprakları diğer bitkilere hiç benzemiyordu. Yaprakların üzerinde güneş ışığında parlayan küçük sarı çizgiler vardı.
Köyde yaşayan insanlar da bu ilginç bitkiyi görmeye geliyordu. Kimse bunun ne olduğunu bilmiyordu.
Yaz ilerledikçe bitki daha da büyüdü. Sonra uzun bir gövdeye ve geniş dallara sahip oldu. Bir sabah Musa, ağacın üzerinde parlak altın renkli meyveler gördü. Meyveler güneşte adeta ışıldıyordu.
Dedesi de şaşkındı.
— Hayatımda böyle bir ağaç görmedim, dedi.
Köylüler merakla ağacın etrafında toplandı. Fakat ağacın en ilginç özelliği meyveleri değildi. Ağacın gölgesinde oturan herkes kendini mutlu hissediyordu. Çocuklar burada oyun oynuyor, yaşlılar burada sohbet ediyor ve herkes günün yorgunluğunu burada unutuyordu.
Kısa sürede ağacın gölgesi köyün en sevilen yeri oldu.
Bir gün köye yaşlı bir gezgin geldi. Ağacı görünce gözleri büyüdü.
— Demek ki sonunda büyümüş, dedi.
Musa merakla yanına koştu.
— Bu ağacı tanıyor musunuz?
Gezgin başını salladı.
— Evet. Bu, Dostluk Ağacı. Çok nadir bulunur. Bu ağacın meyveleri değil, gölgesi değerlidir. Çünkü insanları bir araya getirir.
Musa ağaca baktı. Gerçekten de insanlar her gün burada buluşuyor, birlikte vakit geçiriyordu.
Musa hemen büyüklerine söyledi. Herkes ortak bir karar aldı. Ağaca zarar vermeden köyün meydanına ağaç taşındı.
O gün Musa önemli bir şey öğrendi: Bazen bir tohum sadece bir ağaç büyütmez; bazen dostluğu, paylaşmayı ve mutluluğu da büyütür.
Yıllar sonra Musa büyüdüğünde bile o yazı unutmadı. Çünkü ağacın altında geçirdiği her gün ona aynı şeyi hatırlatıyordu. Ağaçlar, meyvelerin ve hayvanların yuvası olduğu gibi dostluğun ve kardeşliğin de yuvasıydı.
Dünyadaki en güzel şeylerden biri, iyiliği, sevgiyi ve mutluluğu paylaşmaktı…




