Bulutların en yumuşak olduğu, gökkuşaklarının yere değmeden önce dinlenmek için uğradığı gizli bir yer vardı. İnsanlar oraya ne uçakla gidebilirdi ne de teleskopla bakabilirdi. Çünkü o yer, sadece hayal kurmayı sevenlerin görebildiği bir ülkeydi. Bu ülkenin adı Mevsimler Vadisi idi.
Vadinin tam ortasında, bembeyaz bulutlardan yapılmış, pencereleri gökkuşağıyla süslenmiş kocaman bir ev vardı. Evin çatısına her sabah güneş bir ışığını bırakır, akşam olunca yıldızlar bacanın etrafında sessizce dans ederdi.
Bu evde dört kardeş yaşardı: İlkbahar, Yaz, Sonbahar ve Kış. Her biri birbirinden çok farklıydı.
İlkbahar sabah erkenden uyanırdı. Minik çiçek tohumlarını özenle sepetine koyar, kelebeklerle birlikte yeryüzüne inerdi. O nereye dokunursa papatyalar açar, ağaçlar yeşerir, kuşlar en güzel şarkılarını söylemeye başlardı.
Yaz ise evin en neşelisiydi. Güneşi uyandırmak onun göreviydi. Her sabah güneşin kapısını çalar, “Haydi, dünyada seni bekleyen çocuklar var.” derdi. Sonra denizleri ısıtır, kirazları olgunlaştırır, çocukların uçurtmalarını rüzgârla buluştururdu.
Sonbahar acele etmeyi hiç sevmezdi. Elinde küçük bir boya fırçası taşırdı. Yaprakları tek tek sarıya, turuncuya ve kırmızıya boyar, rüzgâra da nazik olur, “Onları korkutma.” diye tembih ederdi.
En küçük kardeş Kış ise sessiz görünürdü ama aslında en şakacısı oydu. Kar tanelerini teker teker işler, hiçbirinin birbirine benzememesine dikkat ederdi. Sonra onları bulutların cebine koyar, zamanı gelince usulca yeryüzüne gönderirdi.
Her sabah dört kardeş aynı masada kahvaltı yapardı. Bulut ekmekleri, yıldız reçeli ve sıcak süt masayı doldururdu.
Bir sabah Yaz, elindeki bal kaşığını sallayarak, “Size bir soru soracağım.” dedi.
Diğer üç kardeş merakla ona baktı.
“Sizce insanlar en çok hanginizi seviyor?”
İlkbahar gülümsedi.
“Bence beni. Çünkü çiçekleri herkes sever.”
Kış hemen itiraz etti.
“Ama çocuklar kar yağınca sevinçten sokağa koşuyor.”
Sonbahar sessizce çayını yudumladı.
“Belki de hiçbirimizi diğerlerinden fazla sevmiyorlardır.”
Yaz omuz silkti.
“Bence beni seviyorlardır. Sonuçta tatil benim zamanımda.”
Dört kardeş gülmeye başladı.
Tam o sırada evin kapısı yavaşça açıldı. Kapının önünde vadinin en yaşlı sakini olan Bilge Rüzgâr duruyordu. Saçları incecik bulutlardan oluşan uzun pelerini hafif hafif dalgalanıyordu.
“Günaydın, çocuklar.” dedi gülümseyerek. “Hepinize önemli bir haberim var.”
Dört kardeş sandalyelerinden kalktı.
“Ne oldu?” diye sordular aynı anda.
Bilge Rüzgâr, elindeki altın renkli kitabı açtı.
“Yarın çocuklar için büyük bir şenlik var. Sizden hanginizin görev yapacağına karar veremedim.”
Yaz hemen ayağa fırladı.
“Ben gideyim.”
İlkbahar da elini kaldırdı.
“Hayır! Çiçekler olmadan şenlik olur mu?”
Kış güldü.
“Kartopu oynamak, tepsiyle kaymak isteyen çocuklara ne olacak?”
Sonbahar da sessizce, “Rengârenk yapraklar da çok güzel olur.” dedi.
Bilge Rüzgâr, “Madem öyle, bugün görevlerinizi değiştirin. Bakalım birbirinizin işini yapabilecek misiniz?” dedi.
Dört kardeş önce çok heyecanlandı.
“Ne kadar zor olabilir ki?” diye düşündüler.
İlkbahar, Kış’ın pelerinini giydi. Bulutların üzerine çıktı.
“Kar nasıl yağıyordu acaba?”
Elini salladı. Gökyüzünden kar yerine rengârenk papatyalar yağmaya başladı. Yeryüzündeki çocuklar şaşkınlıkla ellerini uzattı.
“Anneee! Kar çiçek olmuş!”
Bir çocuk papatyaları avuçlarına doldurup kahkahalarla gülmeye başladı.
Bu kez Kış’ın sırası geldi. O da İlkbahar’ın sepetini aldı.
“Çiçek açtırmak çok kolaydır.” diye düşündü.
Ama toprağa dokunur dokunmaz bütün çiçeklerin üzerine minik buz kristalleri kondu. Papatyalar üşümüş, titriyordu.
Kış üzülerek, “Galiba biraz fazla serin oldu.” diye mırıldandı.
Yaz da Sonbahar’ın boya fırçasını aldı. Yaprakları sarıya boyamak istedi ama güneş ışıkları öyle parlattı ki bütün yapraklar altın gibi ışıldamaya başladı. Ağaçlar sanki altından yapılmış gibiydi.
Sonbahar ise Yaz’ın görevini üstlenmişti.
“Denizi ısıtmak için…”
Güneşe seslendi ama güneş yerine hafif bir rüzgâr esti. Denizdeki dalgalar dans etmeye, gökyüzündeki uçurtmalar ise daha da yükseğe çıkmaya başladı.
Akşam olduğunda dört kardeş yeniden Mevsimler Vadisi’ndeki evlerine döndü. Hepsi yorgundu.
Yaz sandalyesine oturur oturmaz derin bir nefes aldı.
“Ben senin işinin bu kadar zor olduğunu bilmiyordum.” dedi Sonbahar’a.
Sonbahar gülümsedi.
“Ben de güneşi uyandırmanın bu kadar emek istediğini bilmiyordum.”
İlkbahar, Kış’ın elini tuttu.
“Kar tanelerini tek tek hazırlıyormuşsun meğer. Ne kadar sabırlıymışsın.”
Kış da gülümseyerek cevap verdi.
“Çiçek açtırmak da hiç kolay değilmiş.”
Tam o sırada Bilge Rüzgâr yeniden kapıda belirdi.
“Bugün ne öğrendiniz bakalım?”
Dört kardeş aynı anda cevap verdi.
“Herkes kendi görevinde özeldir.”
Bilge Rüzgâr başını salladı.
“İşte bunu öğrenmenizi istemiştim.”
Ertesi gün şenlik başladı. Bu kez hiçbir kardeş diğerlerinin yerini almak istemedi.
İlkbahar çiçeklerini açtırdı. Yaz güneşi gülümsetti. Sonbahar yaprakları rengârenk boyadı. Kış ise uzaktan onları izleyip ilk kar tanelerini hazırlamaya başladı.
Dünyadaki çocuklar da bütün yıl boyunca her mevsimi ayrı bir heyecanla bekledi. Çünkü biri olmasaydı papatyalar açmazdı. Biri olmasaydı deniz ısınmazdı. Biri olmasaydı ağaçlar rengârenk olmazdı. Biri olmasaydı kar taneleri sessizce gökyüzünden süzülmezdi.
Ve o günden sonra dört kardeş her sabah aynı masada kahvaltı yaparken birbirlerine hep aynı cümleyi söylediler:
“Dünya hepimiz bir arada olduğumuz için güzel.”
Bulutların üstündeki o gizli ev ise hâlâ yerinde duruyor.
Belki de bir gün gökyüzüne uzun uzun bakarsan, gökkuşakları arasında el sallayan dört kardeşi sen de görebilirsin.
Unutma ki tıpkı mevsimler gibi herkes kendi hâliyle özeldir ve bazen en güzel mucizeler birlik olduğumuzda gerçekleşir.




