SADAKA TAŞI

Payitahtın gümüş bir dumanla kaplandığı, sokaklarda kestane ve odun kokularının birbirine karıştığı o eski İstanbul akşamlarından biriydi. On yaşındaki Ömer, babasının elinden sıkıca tutmuş, Sultan Abdülhamid Han devrinin o vakur ve sakin ikliminde, Unkapanı civarında yürüyordu. Bu akşam, babası ona sadece yolu değil, bir medeniyetin ince ruhunu da öğretecekti.

Mahalle camisinin köşesine geldiklerinde babası aniden durdu. Duvarda, boy hizasında, ortası oyuk sade bir mermer sütun vardı. Babası, etraftan kimsenin dikkatini çekmemeye özen göstererek cebinden çıkardığı birkaç gümüş akçeyi sessizce o oyuğun içine bıraktı. Ömer’in meraklı bakışlarını görünce eğilip kulağına fısıldadı: “Bu gördüğün sadaka taşıdır evlat. İhtiyacı olan gece yarısı buraya gelir, sadece o günkü rızkı kadarını alır. Kalanı ise kendinden daha dertli olan kardeşi için bırakır. Veren el alan eli görmez ki; ne veren gururlansın, ne de alan mahcup olsun.”

Yollarına devam ederken mahalle bakkalına uğradılar. İçeride fesli, orta yaşlı bir beyefendi bakkalla alçak sesle konuşuyordu. Ömer, adamın cebinden bir kese çıkarıp bakkala şöyle dediğini duydu: “Zimem defterini aç bakalım efendi. Baştan on kişinin borcunu hesap et. Kim olduklarını bana söyleme, borçlarını sil gitsin.” Bakkal defterdeki isimlerin üstünü tek tek çizerken, o hayırsever beyefendi kim olduğunu bile söylemeden dükkandan çıkıp gitti. Bu, Osmanlı’nın asırlık Zimem Defteri geleneğiydi; zengin borçluyu tanımaz, fakir ise yükünü kimin hafiflettiğini asla bilmezdi.

Eve vardıklarında kapı çaldı. Kapıda mahallenin en yaşlılarından, kimsesiz Emin Amca duruyordu. Annesi sofrayı çoktan kurmuş, evi yemek kokuları sarmıştı. O akşam Emin Amca baş köşeye oturtuldu, en güzel yemekler önüne dizildi. Yemekten sonra babası, Emin Amca’yı uğurlarken hırkasının cebine içinde bir miktar para olan işlemeli bir kese bıraktı. Ömer tam “Neden?” diyecekken babası göz kırparak “Diş kirası…” dedi.

Emin Amca gittikten sonra babası Ömer’i yanına çekti: “Bak oğlum, Emin Amca zahmet edip evimize geldi, bizimle ekmeğini paylaştı ve bize hayır duası kazandırdı. Bizim ikramımızı yerken dişlerini yorduğu için ona teşekkür ettik. Bu bizde Diş Kirası’dır. Bizim inancımızda misafir yük değil, berekettir.”

Ömer o gece yatağına yattığında, pencereden uzaktaki Yıldız Sarayı’nın belli belirsiz ışıklarını izledi. O küçük yaşında anlamıştı ki; bu devleti ayakta tutan sadece ordular değil, insanların birbirinin onurunu koruyarak kurduğu bu muazzam merhamet köprüleriydi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir