KALPTEN MEKTUP

Sabah güneşi, eski saat kulesinin taşlarına altın rengi çizgiler bırakırken küçük bir güvercin kulenin en yüksek penceresine kondu. Diğer kuşlar gibi yalnızca yem aramıyor, kanat çırpıp gökyüzünde dolaşmıyordu. Onun her sabah yaptığı ilk iş bambaşkaydı.

Kulenin çatı katındaki eski ahşap kutuyu usulca açıyor ve içindeki mektupları dikkatle inceliyordu. Bazıları rengârenk pullarla süslenmişti. Bazılarının köşesi hafifçe kıvrılmış, uzun yolların izini taşıyordu. Kimisinden lavanta kokusu geliyor, kimisinin üzerine de minicik kalpler çizilmişti.

Bu güvercinin adı Lika‘ydı. Lika’nın en büyük mutluluğu mektuplardı. Aslında bu alışkanlığı çok küçükken saat kulesinin yaşlı bekçisinden öğrenmişti. Bekçi ona her sabah eski mektupları okur ve:

“Her kelime bir yolculuktur.” derdi.

Lika da o günden sonra kelimelerin peşine düşmüş, uçmaktan çok anlam taşımayı sevmişti. Zamanla kasabanın sessiz habercisi olmuş, kimsenin fark etmediği duyguları kanatlarında taşımayı öğrenmişti.

Kasaba ise Lika’nın bu sessiz emeği sayesinde farkında olmadan değişiyordu. Dar sokaklarda insanlar birbirlerine daha uzun bakıyor, fırıncı ekmeği uzatırken gülümsüyor, pencereler eskisinden biraz daha sık açılıyordu. Sanki mektuplar yalnızca zarflarla değil, havanın içinde de dolaşıyordu.

Lika, bir mektubu eline aldığında onun yalnızca bir kâğıt olmadığını düşünürdü. Her satırın içinde bir özlem, bir tebessüm ya da küçük bir umut saklıydı. İşte bu yüzden mektupları yerine ulaştırırken kanatlarını biraz daha güçlü çırpardı.

Kasabada yaşayan insanlar Lika’yı çok severdi. Çocuklar onu görünce el sallar, yaşlılar pencere kenarına birkaç parça ekmek bırakırdı. Fakat kimse onun küçük bir sırrını bilmiyordu. Lika, teslim ettiği her mektubun ardından gökyüzüne doğru bakar ve kendi kendine fısıldardı:

“Bugün de iki kalbi birbirine biraz daha yakınlaştırdım.”

Bir sabah ahşap kutuda diğerlerinden farklı bir zarf gördü. Ne üzerinde pul vardı ne de gönderenin adı. Sadece ince ve özenli bir yazıyla şu cümle yazılmıştı:

“Bu mektup, kendisini bekleyen kişiyi bulacaktır.”

Lika şaşkınlıkla başını eğdi.

“Bekleyen kişi kim?” diye düşündü.

Kasabanın sokaklarında dolaşmaya başladı. Fırının önünden geçti. Ekmek kokusu havaya yayılmıştı. Meydandaki çocuklar ip atlıyor, çınar ağacının altında yaşlı bir amca gazetesini okuyordu. Çiçekçi dükkânının önündeki rengârenk saksılar güneşe gülümsüyordu.

Lika, herkesi dikkatle izledi. Kim bekliyordu bu mektubu?

Tam o sırada parkın en sessiz köşesinde oturan küçük bir kız dikkatini çekti. Elinde boş bir defter vardı. Sayfaları açıyor, kalemini kaldırıyor, sonra yeniden kapatıyordu. Yazmaya başlıyor, birkaç kelime sonra siliyordu. Yüzünde derin bir düşünce vardı.

Lika yavaşça yanına kondu.

Kız gülümsedi ve:

“Keşke bana da biri mektup yazsa.” dedi.

İşte o an Lika’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Belki de mektup onu bekliyordu.

Zarfı usulca bankın üzerine bıraktı. Kız şaşkınlıkla çevresine baktı, sonra zarfı eline aldı. İçinde yalnızca tek bir cümle vardı:

“Bazen beklediğin ilk mektubu kendin yazarsın.”

Kız uzun süre bu cümleye baktı. Ardından defterini yeniden açtı. Bu kez kalemi duraksamadı. İlk satıra şunları yazdı:

“Merhaba. Seni tanımıyorum. Bu mektubu okuyan kişi kim olursa olsun, umarım bugün yüzü gülümser.”

Sayfa doldukça kızın gözleri parlamaya başladı. Mektubu tamamladı, zarfa koydu ve postaneye bıraktı.

Lika uzaktan onu izliyordu. O gün yalnızca bir mektup taşımamıştı; yeni bir alışkanlığın başlamasına da yardım etmişti.

Ardından günler geçti. Kasabada beklenmedik bir değişiklik yaşandı. İnsanlar birbirlerine daha sık mektup yazmaya başladı. Bir çocuk dedesine resim gönderdi. İki arkadaş, aynı mahallede oturmalarına rağmen birbirlerine renkli zarflar hazırladı. Postane eskisinden çok daha hareketliydi. Masaların üzerinde rengârenk pullar, zarflar ve kalemler hiç eksik olmuyordu.

Lika ise her sabah yeni mektupları büyük bir özenle kanatlarının arasına yerleştiriyordu. Gittiği her evde farklı bir duygu taşıyordu: Bir kapıda kahkaha, başka bir kapıda özlem, bir diğerinde teşekkür, başka bir kapıda ise cesaret vardı.

Bir akşamüstü saat kulesine dönerken gökyüzü turuncuya boyanmıştı. Hafif rüzgâr tüylerini okşuyor, uzaktan çocukların neşeli sesleri geliyordu.

Ahşap kutunun içinde bu kez küçük bir zarf vardı. Üzerinde yalnızca tek kelime yazıyordu:

“Lika.”

Şaşkınlıkla zarfı açtı. İçinden minik bir not çıktı:

“Sevgili posta güvercini, seni hiç tanımıyoruz. Belki adını bile bilmiyoruz. Yine de biliyoruz ki taşıdığın her mektup sayesinde kalpler birbirine biraz daha yaklaşıyor. Teşekkür ederiz.”

Notun altında onlarca küçük imza vardı: Çocuklar, anneler, babalar, dedeler, nineler… Kasabanın neredeyse bütün sakinleri.

Lika mektubu dikkatlice katladı. Gökyüzüne doğru yükselirken kanatları hiç olmadığı kadar hafifti.

O gün anladı ki bazen en değerli mektup, kilometrelerce yol giden değil; içten yazılmış birkaç satırdır.

Ve o günden sonra kasabada herkes şunu söyler oldu:

“Bir mektup yalnızca bir kâğıt değildir. İçten yazılmış birkaç cümle, en uzun yolları bile kısaltabilir.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir