Bir gün telefonumun galerisini karıştırırken bir fotoğraf karesinde durup kaldım. Küçük bir kız çocuğu, dondurmasını iki eliyle sıkıca tutmuştu. Yüzü çikolataya bulanmıştı ama gözlerindeki tarifsiz mutluluk her şeyden daha belirgindi.
“Ne kadar masum… Ne kadar büyüleyici…”
O kareyi uzun uzun seyrederken aklıma şu soru düştü: “Bu fotoğraf yalnızca aile albümümüzde mi kalmalı, yoksa yüzlerce kişinin görebileceği sosyal medya hesabında mı yer almalı? Hangisi onun için daha değerli?” İşte o an, çoğu zaman üzerinde durmadığımız ama aslında son derece önemli olan bu konuyu uzun uzun düşündüm.
Artık çocuklarımızın ilk tebessümü, ilk adımı, ilk dişi, ilk “anne” deyişi, ilk ağlayışı bile birkaç saniye içinde sosyal medya hesaplarımızda yerini alıyor. Bir zamanlar aile albümlerinde özenle saklanan o ilk anlar, bugün aynı anda binlerce ekranda çıkabiliyor. Üstelik çoğu zaman bunun ileride ne anlama gelebileceğini bile kestiremiyoruz.
Bu yazıyı kaleme alırken şunu söyleyebiliyorum: “Bir anne ya da baba için çocuğuyla gurur duymaktan, onun bir anısını paylaşmaktan daha doğal ne olabilir?” Elbette dünyanın en güzel, en içten gülümsemesini herkesin görmesini istemek son derece insani bir duygu. Ne var ki sevgiyle yapılan her davranışın doğru sonuçlar doğuracağını söylemek her zaman mümkün olmuyor.
Bazen sevdiklerimiz görsün diye paylaşıyoruz. Bazen uzakta yaşayan akrabalarımız da o ana tanıklık etsin istiyoruz. Kimi zaman insanların “Ne kadar tatlı!” demesini arzuluyoruz. Kimi zaman da o eşsiz anı ölümsüzleştirmek için… Fakat internetin hafızası bizimkine benzemez. Biz zamanla unuturuz, o ise hatırlamaya devam eder.
Bugün paylaştığımız bir fotoğraf, yıllar sonra ekran görüntüsü alınabilir, farklı hesaplarda yeniden dolaşıma girebilir, yapay zekâ uygulamalarında kullanılabilir ya da tamamen bizim denetimimiz dışında bambaşka amaçlarla karşımıza çıkabilir. İşte tam da bu yüzden o fotoğraf artık yalnızca bize ait olmaktan çıkar. Bu nedenle artık kendime şu soruyu yöneltiyorum: “Bu fotoğrafı paylaşmaya sadece ben mi karar vermeliyim? Yoksa bunu o mu belirlemeli?’’
Henüz konuşmaya başlamamış bir bebeğin ne yiyeceğine ne giyeceğine, hangi oyuncakla oynayacağına biz karar veriyoruz. Peki ya dijital kimliğine? Büyüdüğünde internette çocukluğuna ait onlarca fotoğrafın bulunmasını ister miydi?
İlk ağlayışının, ilk banyosunun, altı değiştirilirken çekilmiş bir karenin, hastalık günlerinin ya da utandığı bir anın herkesin erişimine açık olmasını gerçekten kabul eder miydi? Tam da bu noktada size tek bir soru yöneltmek istiyorum: “Mahremiyet nedir?” Sadece kapıyı kilitlemek midir? Bence mahremiyet, bazen paylaşmamayı bilmektir. Kimi zaman en kıymetli hatıraları yalnızca kalbimizde saklayabilmektir. Belki de çocuklarımıza bırakacağımız en büyük sevgi, her anlarını dünyaya göstermek yerine yalnızca onlara ait kılmaktır. Çünkü bazen paylaşılmayan bir fotoğraf, paylaşılan binlerce kareden çok daha büyük bir sevgiyi anlatır.




