Bir dakika durup etrafına bakmaya ne dersin? Hadi gel, birlikte çok önemli bir şey fark edelim: Etrafında kaç kişi telefonuna bakıyor, kaç kişi gerçekten yanında bulunan insanla konuşuyor? Belki de bu sorunun cevabı, düşündüğümüzden daha fazla şeyi anlatıyordur.
Telefonlarımız büyüdükçe dünyamızın da büyüdüğünü sandık. Daha fazla insan tanıdık, daha fazla yer gördük. Dünyanın hiç bilmediğimiz köşelerinden haberdar olduk. Birkaç saniye içinde bir şarkıya, bir bilgiye, bir fotoğrafa ulaşabildik.
Ama fark etmeden başka bir şey oldu: Asıl dünyamız küçülmeye başladı.
Eskiden bir arkadaşımızla konuşmak için yanına giderdik. Şimdi birkaç kelime yazmak yetiyor.
Eskiden bir arkadaşımızın sesini duymak için onu arardık. Şimdi bazen sadece bir emoji göndermek yeterli geliyor.
Eskiden dışarı çıktığımızda etrafımızda neler olduğunu merak ederdik. Şimdi güzel bir yer gördüğümüzde ilk düşündüğümüz şeylerden biri, telefonumuzu çıkarıp fotoğrafını çekmek olabiliyor. Bazen o anı yaşamadan önce kaydetmeye çalışıyoruz.
Telefonlarımız bize uzakları gösterirken, bazen yakınımızdakileri görmemizi engelliyor. Bir düşünelim: Aynı masada oturan insanların birbiriyle konuşmak yerine ekranlarına baktığı anları hepimiz görmüşüzdür. Belki de biz yapmışızdır. Yanımızdaki kişinin anlattıklarını dinlemek yerine gelen bildirime bakmış, birkaç dakikalığına açtığımız telefonun başında düşündüğümüzden çok daha uzun kalmışızdır.
Çünkü telefonun içinde her zaman bakılacak başka bir şey vardır: Yeni bir video, yeni bir mesaj, yeni bir paylaşım. Biri biter, diğeri başlar.
Oysa hayat, bildirimler arasında yaşanmıyor. Bir arkadaşımızın kahkahasında, ailemizle yapılan bir sohbette, kardeşimizle edilen küçük bir şakada, okul çıkışında birlikte yürüdüğümüz yolda, pencereden içeri giren güneş ışığında da hayat var. Üstelik bunların hiçbirinin şarjı bitmiyor.
Telefonlarımız bize birçok şey öğretebilir. Yeni bilgileri öğrenebilir, merak ettiğimiz şeyleri araştırabilir, uzaktaki insanlarla iletişim kurabiliriz. Yani sorun telefon kullanmak değil. Sorun, telefonun hayatımızdaki her boşluğu doldurmasına izin vermek.
Canımız sıkıldığında hemen telefona uzanmak zorunda değiliz. Bazen sıkılmak da güzeldir. Çünkü insan biraz sıkıldığında hayal kurmaya, düşünmeye, üretmeye başlar. Bir kağıda bir şeyler karalayabilir, bir kitap okuyabilir, dışarı çıkabilir, yürüyebilir ya da hiçbir şey yapmadan gökyüzünü izleyebilir.
Belki de en güzel anlarımız telefonlarda kayıtlı olmayanlardır: Birlikte oynadığımız oyunlar, okul çıkışındaki sohbetler, sebepsiz yere attığımız kahkahalar, ailemizle geçirdiğimiz sıradan akşamlar. Bunların hiçbirini mükemmel bir fotoğrafla kaydetmemiş olabiliriz ama yine de onları hatırladığımızda yüzümüzde bir gülümseme oluşur. Çünkü bazı anların değeri, kaç kişi tarafından görüldüğünde değil, bizim için ne ifade ettiğinde saklıdır.
Şimdi senden küçük bir şey rica ediyorum: Bir süreliğine telefonunu bırak ve etrafına bak.
Gerçekten yanında kim var?
Uzun zamandır hangi arkadaşınla doğru düzgün konuşmadın?
En son ne zaman bir manzarayı, fotoğrafını çekmeden izledin?
En son ne zaman canın sıkıldığında hemen telefonuna sarılmak yerine kendi kendine bir şeyler düşündün?
En son ne zaman bir sofrada telefonuna bakmadan sadece karşındaki insanı dinledin?
Belki de cevaplar, düşündüğümüzden daha önemli. Çünkü telefonlarımızın ekranı büyüdükçe, dünyamızın küçülmesine izin vermemeliyiz.
Ekranda gördüğün dünya ne kadar büyük olursa olsun, asıl hayat hâlâ elimizde tuttuğumuz telefondan biraz uzakta. Belki de kaçırdığımız en güzel şeyler, ekranın dışında kalanlardır.
Peki bugün telefonunu biraz daha az kullanıp hayatı biraz daha fazla yaşamaya ne dersin?




