İbrahim Halil ve ailesi Şanlıurfa’da yaşıyordu. İbrahim Halil 2. sınıfa gidiyordu. Babası polis memuru, annesi ev hanımıydı. İbrahim Halil tarihi yerleri araştırmayı seven biriydi. Bir gün annesinin telefonundan tarihi yerlere bakarken Nemrut Dağı’nı görmüş ve çok ilgisini çekmişti. Günlerce annesinin telefonundan Nemrut Dağı ile ilgili fotoğraflara bakıp yazılarını ve hikâyelerini okumuştu. İbrahim Halil kafayı Nemrut Dağı’na gitmeye taktı. “Mutlaka buraya gidip görmeliyim.” diye günlerce tekrarlayıp durdu kendi kendine. Sonra bu isteğini annesine söyledi. Annesi ona ancak tatilde gidebileceklerini söyledi. Tabii bunun için öncelikle telefonu bırakıp bu hafta yapılacak olan hikâye sınavına odaklanması gerektiğini söyledi. İbrahim Halil hemen bu fırsatı kullanarak, “O zaman ben hikâye sınavından 100 alırsam beni Nemrut Dağı’na götüreceksiniz. Söz verin!” diye ısrar etti. Annesi, “Tamam o zaman. Baban gelince bu konuyu konuşur, birlikte karar veririz.” dedi. İbrahim Halil hemen elindeki telefonu bırakıp öğretmeninin verdiği hikâye kitabını eline aldı. Akşama kadar tam üç defa okuyup bitirdi. Kitabı neredeyse ezberlemişti.
Akşam olup babası eve geldiğinde kapıyı açıp heyecanla babasına bir şeyler anlatmaya başladı. Babası şaşırmıştı onun bu hâline. Onu dikkatle dinlemeye çalıştı fakat İbrahim Halil o kadar heyecanlıydı ki kelimeleri, cümleleri birbirine karıştırıyordu. Babası hiçbir şey anlamamıştı. Durumu gören annesi hemen İbrahim Halil’in yardımına yetişti ve her şeyi babasına anlattı. Babası oğlunun bu heyecanını, mutluluğunu ve gayretini görmezden gelemezdi. Ve o da kabul etti. İbrahim Halil kocaman bir çığlık attı: “Oley!” Bütün akşam Nemrut’u anlatıp durdu. “Hafta sonuna kadar nasıl bekleyeceğim?” diye düşünmeyi ihmal etmedi.
Sonunda Cuma günü gelmişti ve bugün İbrahim Halil’in sınav günüydü. Erkenden uyanıp hikâye kitabını son kez okumuştu. Okul saati gelince okula gitti. İbrahim Halil okula gidince annesi de hafta sonu için hazırlıklarını yapmaya başladı. İbrahim Halil çok gayret etmiş, derslerine fazlasıyla çalışmıştı. Tabii ki onu götüreceklerdi. Saat öğleden sonra üç olup İbrahim Halil okuldan eve geldiğinde çok mutluydu. Çünkü hikâye sınavından 100 puan almıştı. Annesi onu böyle heyecanlı ve mutlu görünce sınavının iyi geçtiğini anlamıştı. Ve ona kocaman sarıldı. Şimdi sıra babasındaydı. Aynı heyecan ve mutlulukla babasının işten gelmesini bekliyordu İbrahim Halil. Ve belki de bu beklemek onun için en zoruydu. Durmadan saatine bakıyor, kapı zilinin ne zaman çalacağını düşünüyordu. Sonunda beklediği zil çalmıştı ve babası işten eve gelmişti. Babasına kapıyı o açmıştı. Babasını görür görmez heyecanla boynuna sarılıp; “Hikâye sınavından 100 aldım babacığım!” diyerek mutluluğunu paylaşmıştı.
O gece İbrahim Halil yine Nemrut Dağı hakkında çok güzel bilgiler okuyup notlarını almıştı. Sabah olup yola çıktıklarında mutluluğu her halinden belli oluyordu. Yol tam üç saat sürmüştü. Sonunda Nemrut Dağı’na gelmişlerdi. Hep birlikte iki kilometrelik koca dağı çıktılar. İbrahim Halil tepedeki heykellerin hayalinden daha güzel ve daha büyük olduklarını görünce çok şaşırdı. Bütün gün heykellere bakıp durdu. Bulduğu küçük taşları eline alıp dikkatlice inceledi. Heykellerle tek tek konuştu, fotoğraf çektirdi. Güneş batmak üzereydi. Daha önce çok merak ettiği Nemrut Dağı’nda güneşin batışını izleyebilecekti. İbrahim Halil aceleyle güneşin batışını izleyebileceği en güzel açıyı buldu ve batmaya başladığı tarafa doğru dönerek oturdu. Ve o muhteşem manzara! Güneş batıyordu. Hayranlıkla o muhteşem manzarayı izlemeye başladı.
Güneş tam olarak batmış, akşam olmuştu. Artık eve dönmeleri gerekiyordu. İbrahim Halil son kez heykellere bakıp onlara el salladı. Onlarla son kez konuştu: “Bekleyin beni! Tekrar geleceğim! Tekrar geleceğim!”




