KUZEYİ UNUTAN PUSULA

Çatı katındaki ceviz sandık açıldığında içeriye naftalin kokusu değil, sanki bir asır öncesinin barut ve dağ kokan rüzgârı doldu.

Kerem, sandığın dibindeki tozlu kadife örtüyü kenara çektiğinde eline çarpan pirinç kutuyu önce eski bir cep saati sandı. Tırnağının ucuyla kapağı aralayınca camın altındaki sararmış kadran belirdi. Üzerindeki yön işaretleri aşınmış, pirinç gövdesi avuç içinde ağırlaşan bir pusulaydı bu. Fakat alette garip bir terslik vardı: Kerem gövdeyi hangi yöne çevirirse çevirsin, ortadaki ince çelik ibre kuzeye değil; kasabanın batı boğazına, vadiyi ve köprüyü tepeden gören o çorak, yalçın sırta doğru dönüp orada titriyordu.

“Bozulmuş bu dede,” dedi Kerem arkasına dönmeden. “Kuzey tam arkamızda kalıyor ama ibre inatla boğazın üstündeki şu tepeye dikiliyor. Mıknatısı mı bozulmuş?”

Eski marangoz Osman Usta, tezgâhtaki ahşap rendesini yavaşça bıraktı. Gözlüğünün üstünden torununa baktı; adımları ağır, bakışları derindi. Sandığın yanına kadar gelip diz çöktü. Nasırlaşmış parmakları pusulanın aşınmış gövdesinde dolaşırken yüzünde hüzünlü bir tebessüm belirdi.

“O pusula hiç bozulmadı Kerem,” dedi fısıltıyla. “Sadece herkesin bildiği o soğuk kuzeyi aramaktan vazgeçti.”

“Nasıl yani dede? Yön göstermeyen pusula neye yarar?”

Osman Usta sandığın dibinden keten beze sarılı, kenarları gevremiş eski bir harita çıkardı. Döşeme tahtalarının üstüne serdiler. Eski harflerle düşülmüş notlar, keçi yolları ve kırmızı çini mürekkebiyle boğazın üstündeki o kayalığa vurulmuş bir nirengi işareti vardı üzerinde.

“Dedem Büyük Taarruz’da süvari alayındaydı,” dedi Osman Usta. Bakışlarını pencereden görünen o dik kayalığa dikti.

“Afyon yarıldıktan sonra düşman İzmir’e doğru bozgun halinde kaçıyordu. Kaçarken de geçtikleri her köyü, her kasabayı ateşe veriyorlardı. Kasabanın tek çıkışı o boğazdaki taş köprüydü. Düşman hem arkasından gelen ordumuz geçemesin hem de kasaba halkı kaçamasın diye köprüyü havaya uçurmak istemiş. Bizim ordu henüz bir günlük mesafedeyken, buraları avucunun içi gibi bilen yerel Kuvâ-yı Milliyecilerden bir efe, bir dağ delikanlısı fırlamış.”

Osman Usta haritada köprüyü ve üzerindeki sarp kayalığı işaret etti:

“O tepeyi yörenin kurdundan başkası bilmez; atla çıkılmaz, keçi yoluyla tırmanılır ama boğazı ve köprüyü tam göğsünden görür. İşte o Kuvâ-yı Milliyeci, sırtında cephane sandığıyla o sapa patikadan tepeye çıkmış. Düşmanın istihkâm kolu köprüye yaklaştığı an yukarıdan basmış tetiğe. Düşman ne köprüyü geçebilmiş ne de kemerlerin altına dinamit koyabilmiş. Tek başına, koca bir müfrezeyi o boğazın ağzında ordu yetişene kadar oyalamış.”

Osman Usta derin bir nefes aldı; gözleri buğulandı.

“Dedemin süvarileri kasabaya girdiğinde köprü sapasağlam duruyormuş, ahali kurtulmuş. Ama o tepeye çıktıklarında… O yiğidi kayanın dibinde, tüfeğine sarılmış halde bulmuşlar. Üniforması yoktu ki künyesi olsun; dağ poturlu, adı sanı bilinmeyen bir Kuvâ neferi… Göğüs cebinden sadece köprüyü ve bu patikaları işaretlediği şu bez harita çıkmış. Dedem onu kendi elleriyle o tepeye, kasabayı beklediği o kayalığa gömmüş.”

Yaşlı adam elindeki pusulayı Kerem’in avucunda düzeltti:

“Dedem mezarın başında diz çökmüş, cebindeki istihkâm pusulasını çıkarmış. Kapağın iç tırnağını o mezarın taşına nirengi alarak kadrana kazımış. ‘Rüzgâr nereden eserse essin, bu ibre o tepeyi unutmasın’ demiş. ‘Bize boş bir kutup değil, bu köprüyü bize bağışlayan tepe lazım.'”

“Hadi,” dedi Osman Usta ayağa kalkarak. “Kelimelerle anlaşılmaz bu. Yürü, gözünle gör.”

Kasabanın dik patikasını tırmanırken ne Kerem telefonuna uzandı ne de dedesi tek kelime etti. İkindi güneşi arkalarından vuruyor; dere, eski taş köprü ve kasabanın kiremit çatıları aşağıda bir avuç kızıl pul gibi geride kalıyordu. Tepeye vardıklarında sert bir dağ poyrazı karşıladı onları. Burası boğazın ve köprünün tam üzerine bir kartal yuvası gibi sarkan, yabani kekik kokulu yalçın bir sırttı.

Tepenin tam ucunda, etrafı dağ taşlarıyla çevrilmiş, ne bir mermeri ne de adı olan sade bir mezar vardı. Taş köprü tam ayaklarının altında, vadideki suyun üstünde bir gerdanlık gibi dimdik duruyordu.

Kerem pusulayı çıkardı, kapağını araladı. İbre hafifçe titredi; sonra bir milim bile şaşmadan, tam önlerindeki o taş yığınının başucuna kilitlendi.

Osman Usta torununun omzuna elini koydu. Sert, nasırlı ama bir o kadar şefkatliydi dokunuşu.

“Dedem derdi ki Kerem: ‘İnsan yolunu şaşırırsa göğe bakar, haritaya bakar, yolunu yine bulur. Ama nereden geldiğini, bu topraklarda kimin canı pahasına başı dik yürüdüğünü unutursa… Dünyanın bütün pusulalarını önüne sersen nafiledir.’ İşte dedemin bize bıraktığı asıl kıble burasıdır.”

Kerem mezarın yanına diz çöktü. Rüzgâr kulaklarında uğulduyordu ama aşağıdaki köprüye ve avucundaki pusulaya bakarken içindeki o çağın dağınık, telaşlı gürültüsü birdenbire durulmuştu. Kekik kokusunun içinde asırlık bir barutun, memleket sevdasının kokusu vardı. Avucundaki pusulaya baktı; artık o yönsüz bir maden parçası değildi. Zamanı durduran, can borcunu fısıldayan sessiz ve sarsılmaz bir yemindi.

Pusulanın kapağını yavaşça kapattı. Pantolonunun cebine değil; kalbinin tam üstüne gelen göğüs cebine yerleştirdi.

Ayağa kalkıp ovaya, taştan köprüye ve ardındaki kasabaya baktığında Kerem, nereye basacağını ilk defa bu kadar iyi biliyordu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir