Çocukları anlamaya çalışırken en sık yaptığımız hata, onları eksik bir yetişkin gibi düşünmek oluyor. Oysa çocukluk, tamamlanmamış bir hâl değil; bambaşka bir varoluş biçimi. Eksik değil, sadece henüz bölünmemiş. Bir çocuğun dünyasına bakarken aslında başka bir gerçekliğin eşiğinde dururuz. Çünkü çocuk, dünyayı bizim gibi yorumlamaz; onu doğrudan yaşar. Biz nesneleri tanımlarız, kategorize ederiz, yerli yerine koyarız. Çocuk ise temas eder. Dokunur, dener, bozup yeniden kurar. Onun için bir şeyin ne olduğu değil, onunla ne yapılabildiği önemlidir. Belki de bu yüzden çocukluk, anlamdan önce gelen bir deneyimdir.
Yetişkin aklı dünyayı sabitlemeye çalışır. Çocuk ise onu akış hâlinde tutar. Biz zamanı ölçeriz. Dakikalara böler, planlarız, yetişmeye çalışırız. Çocuk ise zamanın içinde kaybolabilir. Bir oyunun ortasında saatler geçebilir ve bu onun için bir kayıp değil, tam tersine bir doluluktur. Çünkü çocuk için zaman, dışarıdan dayatılan bir çizgi değil, içeriden genişleyen bir alandır. Bu yüzden çocuklar geç kalmaz. Onlar sadece anın içindedir. Duygular konusunda da benzer bir açıklık vardır. Bir çocuk sevdiğinde bunu saklamaz. Üzüldüğünde ertelemez. Kırıldığında rol yapmaz. Onun duygusu, olduğu gibi görünür. Henüz süzülmemiş, törpülenmemiş, sosyal kurallara göre şekillendirilmemiştir. Yetişkinlik ise biraz da bu doğallığın yavaş yavaş kaybıdır. İnsan büyüdükçe öğrenir: ne zaman susacağını, ne zaman geri çekileceğini, ne zaman olduğu gibi görünmemesi gerektiğini…Ve bu öğrenme, çoğu zaman bir uyum süreci olarak anlatılır. Oysa aynı zamanda bir uzaklaşmadır.
Çocukların masumiyeti çoğu zaman yanlış anlaşılır. Masumiyet, hiçbir şey bilmemek değildir. Aksine, kendine yabancılaşmamış olmaktır. Çocuk, henüz kendisini dışarıdan izlemeyi öğrenmemiştir. Kendini kontrol etmek, düzenlemek, bastırmak gibi katmanlar oluşmamıştır. Bu yüzden bir çocuk, kendisiyle mesafesizdir. Ve insanın kendisiyle kurduğu mesafe arttıkça, dünya da daha karmaşık görünmeye başlar. Çocukların sorduğu sorular da bu mesafesizliğin bir parçasıdır. Onlar cevap almak için değil, anlamla temas kurmak için sorarlar. Bazen bir yetişkinin cevabı, çocuğun sorduğu sorunun derinliğini karşılamaz. Çünkü çocuk soruyu bilgi için değil, varlıkla ilişki kurmak için sorar. “Bu neden böyle?” dediğinde aslında şunu soruyordur: “Ben bununla nasıl bir bağ kurabilirim? ”Belki de bu yüzden çocukların dünyası, bizimkinden daha basit değil; daha doğrudandır. Yetişkin dünyası ise dolaylıdır. Araya giren anlamlar, yorumlar, korkular ve beklentiler vardır.
Bir çocuk için bir taş sadece bir taş değildir. Bir oyunun başlangıcıdır. Bir hikâyenin parçasıdır. Bazen de sessiz bir arkadaş. Biz o taşı görürüz. Çocuk ise onunla kurduğu ilişkiyi yaşar. Bu fark küçüktür ama belirleyicidir. Çocukluk geçtikçe, insan dünyayı daha iyi anlamaya başlar belki. Ama aynı zamanda onu daha az hissetmeye başlar. Çünkü anlam, çoğu zaman doğrudan deneyimin önüne geçer. Ve bir noktadan sonra insan, yaşamaktan çok açıklamaya başlar. Çocuklar ise hâlâ yaşamaktadır. Bu yüzden bir çocuğa bakmak, çoğu zaman geçmişi hatırlamak değildir. Daha çok, içimizde hâlâ tamamen kaybolmamış bir yere dokunmaktır. O yüzden içimizde hafif bir sızı oluşur. Tanıdık ama uzak bir şey gibi. Çünkü biliriz: O hâl bir zamanlar bize aitti. Ama artık ona doğrudan ulaşamayız. Yine de tamamen kaybolmuş değildir. Belki çocuklar bu yüzden önemlidir. Bize öğretmek için değil, hatırlatmak için vardırlar. Dünyanın sadece anlaşılması gereken bir yer olmadığını, aynı zamanda hissedilmesi gerektiğini…Bir şeyle bağ kurmanın, onu tanımlamaktan daha derin olabileceğini…Ve insanın, kendisine en yakın olduğu hâlin, en doğal hâli olduğunu. Çocuklar büyür. Bu kaçınılmazdır. Ama asıl mesele şu: İnsan büyürken kendisinden ne kadar uzaklaşır?
Ve belki de en zor soru şudur:
Büyümek, gerçekten ilerlemek midir,
yoksa yavaş yavaş kendine yabancılaşmak mı?
Bu sorunun net bir cevabı yok.
Ama çocuklara bakınca, insan şunu sezmeden edemiyor:
Bazı şeyler öğrenilerek kazanılmaz.
Sadece kaybedilerek fark edilir.
Belki de bu yüzden, çocukluk geride kalan bir dönem değil, içimizde sessizce varlığını sürdüren bir ihtimaldir.




