YARINDAN

Birinci Bölüm: On Bir Saniye

Dünyadaki milyonlarca çocuk aynı gece aynı rüyayı gördü.

Ama hiçbiri bunun mümkün olabileceğini düşünmedi. Çünkü o gece rüyalarında gördükleri şey ne bir çikolata şelalesiydi ne de uçsuz bucaksız bir orman.

Üstelik hepsi aynı dili konuşmuyordu. Aynı ülkede yaşamıyorlardı. Birbirlerinin adlarını bile bilmiyorlardı.

Yine de sabah olduğunda hepsi aynı cümleyi hatırlıyordu:

“On bir saniyeniz var.”

Mina uyandığında penceresinden içeri süzülen güneşe baktı. Dışarıdan kuş sesleri geliyordu. Karşı apartmanın balkonunda biri çamaşır asıyor, sokaktan bir simitçinin sesi duyuluyordu.

Her şey normaldi.

Ta ki Mina gece gördüğü rüyayı hatırlayana kadar.

Rüyasında gökyüzü kapkaranlıktı. Ne ay vardı ne de yıldızlar. Kendini, sonu görünmeyen bembeyaz bir düzlükte bulmuştu.

Uzakta, yere değmeden duran devasa bir çember vardı. Çemberin içi su gibi dalgalanıyor ama içindeki su hiçbir yere akmıyordu.

Sonra bir ses duydu.

Bu ses ne bir kadının ne de bir erkeğin sesine benziyordu. Sanki çok uzaklardan, hatta dünyanın dışından geliyordu.

“On bir saniyeniz var.”

Mina tam, “Neye?” diye soracakken uyandı.

Yatağında doğruldu. Rüyasının geri kalanını hatırlayamıyordu. Aklında yalnızca bembeyaz düzlük, havada duran çember ve o cümle kalmıştı.

On bir saniyeniz var.

Mina telefonuna uzandı. Gece boyunca bir şey olup olmadığını merak ediyordu. Ekranında arkadaşlarından gelen mesajlar vardı.

İlk mesajı en yakın arkadaşı Ece göndermişti.

Ece: Mina, sana çok saçma bir şey soracağım. Sen de rüyanda bembeyaz bir yer gördün mü?

Mina’nın parmakları ekranın üzerinde durdu. Hemen cevap yazdı.

Mina: Havada duran bir çember de var mıydı?

Ece’nin cevabı birkaç saniye sonra geldi.

Ece: Evet! Sen nereden biliyorsun?

Mina’nın içini bir ürperti kapladı.

Tam o sırada sınıf grubuna yeni mesajlar gelmeye başladı.

Önce bir kişi yazdı. Sonra beş kişi daha. Birkaç dakika içinde neredeyse bütün sınıf aynı rüyayı gördüğünü söylüyordu.

Birisi çemberin içinden rüzgâra benzeyen bir ses geldiğini hatırlıyordu. Bir başkası beyaz yerde ayak izleri gördüğünü yazmıştı. Ece ise çemberin üzerinde küçük, parlak noktalar olduğunu hatırlıyordu.

Herkesin hatırladığı ayrıntılar farklıydı.

Ama hepsinin duyduğu cümle aynıydı:

“On bir saniyeniz var.”

Mina bunun bir tesadüf olabileceğini düşündü.

Belki hepsi aynı filmi izlemişti. Belki internette gördükleri bir şey rüyalarına girmişti.

Ama kimse böyle bir film izlediğini hatırlamıyordu.

Üstelik haber sitelerinde de tuhaf haberler vardı.

Dünyanın farklı yerlerinden çocuklar, aynı gece aynı rüyayı gördüklerini anlatıyordu. Bir televizyon kanalında farklı ülkelerden çocukların söyledikleri cümleler gösteriliyordu.

Hepsi aynı şeyi söylüyordu:

“On bir saniyeniz var.”

Yetişkinler de elbette rüya görmüştü. Ama onların anlattıkları sıradan rüyalardı. Hiçbiri bembeyaz bir düzlükten ya da havada duran bir çemberden söz etmiyordu.

Mina’nın aklına bir soru takıldı.

Peki, neden yalnızca çocuklar?

O sırada Ece aradı.

“Bence biri bize şaka yapıyor,” dedi Ece. Selam bile vermemişti.

“Dünyanın her yerindeki çocuklara mı?” diye sordu Mina. “Hem bunu nasıl yapabilirler ki?”

“Belki internete bir şey yüklemişlerdir. Herkes de görmüştür.”

“İyi de rüyamızda gördüğümüz şeyleri kimse bize anlatmadı ki.”

Ece bir süre sustu.

“Bir de o cümle var,” dedi sonra. “‘On bir saniyeniz var.’ Ama ne için?”

“Belki bir şey olacak.”

“Ne zaman?”

“İşte onu bilmiyorum.”

İkisi de bir süre sustu. Sonunda öğleden sonra buluşup bu gizemi araştırmaya karar verdiler.

Mina telefonu kapattığında saatin 10.17 olduğunu gördü.

Tam o sırada odasının duvarındaki küçük saat durdu.

Tik tak sesi kesildi.

Mina saate yaklaştı. Akrep ve yelkovan hiç kıpırdamıyordu.

“Herhâlde pili bitmiştir,” diye düşündü.

Saatin camına hafifçe dokundu.

Birden telefonunun ekranı karardı.

Bilgisayarının ekranı söndü.

Mutfaktan gelen buzdolabının sesi kesildi.

Dışarıdaki kuşlar sustu.

Mina pencereye koştu.

Gördükleri karşısında gözlerine inanamadı.

Sokaktaki insanlar oldukları yerde durmuştu. Bisiklet süren bir çocuk, ayağı havada kalmış gibi hareketsizdi. Karşı apartmanın balkonundaki kadın, elindeki çamaşırla öylece duruyordu.

Yoldaki araba bile hareket etmiyordu.

Mina nefesini tuttu.

Her şey durmuştu.

Sanki dünya kocaman bir fotoğrafa dönüşmüştü.

Mina odasına baktı. Sonra yeniden pencereye döndü. Annesine seslenmek istedi ama ne diyeceğini bilemedi.

Tam o sırada gökyüzünün ortasında incecik bir ışık belirdi.

Işık büyümedi. Parlamadı da.

Yalnızca orada duruyordu.

Mina gözlerini kırpıştırdı.

Bir saniye.

İki saniye.

Işık, yavaşça rüyasındaki çemberin şekline dönüşmeye başladı.

Üç saniye.

Dört saniye.

Çemberin ortasında daha önce hiç görmediği işaretler belirdi.

Bu işaretler harflere benzemiyordu. Sayı da değillerdi. Sanki biri gökyüzüne gizli bir dilde yazı yazıyordu.

Mina gözlerini işaretlerden ayıramıyordu.

Beş saniye.

Altı saniye.

Kalbi hızla atmaya başladı.

Sonra çemberin içinden o sesi duydu.

Rüyasında duyduğu sesin aynısıydı.

“İlk işareti gördünüz.”

Mina olduğu yerde donakaldı.

Demek rüyası gerçekti!

Yedi saniye.

Sekiz saniye.

Mina pencereye biraz daha yaklaştı.

Dokuz saniye.

Gökyüzündeki işaretler birden değişti. Hepsi silindi ve yerlerine yeni bir şekil geldi.

İç içe geçmiş üç daire.

Mina bu şekli daha önce hiç görmediğinden emindi. Ama ona baktığında tuhaf bir hisse kapıldı. Sanki bu işareti bir yerden tanıyordu.

On saniye.

Ses yeniden duyuldu:

“Birini seçiyorsunuz.”

Mina hiçbir şey anlamadı.

Kimi seçiyorlardı?

Neden seçiyorlardı?

Ve bu çember de neydi?

On bir saniye.

Işık bir anda kayboldu.

Sokaktaki insanlar yeniden hareket etmeye başladı. Bisikletli çocuk yoluna devam etti. Araba ilerledi. Balkondaki kadın çamaşırlarını asmayı sürdürdü.

Kuşlar yeniden ötmeye başladı.

Sanki hiçbir şey olmamıştı.

Ama Mina bunun bir rüya olmadığını biliyordu.

Telefonunun ekranı yeniden açılmıştı. Ece’den yeni bir mesaj vardı.

Ece: Mina, sen de gördün mü? Gökyüzünde bir şey vardı!

Mina hemen cevap yazmak istedi.

Tam o sırada başka bir bildirim belirdi.

Tanımadığı bir numaradan mesaj gelmişti.

Mina mesajı açtı.

İçinde yalnızca şu yazıyordu:

Üç daireyi hatırlayan kişiyi bul. İkinci gece çok geç olacak.

Mina mesajı tekrar okudu.

Sonra gönderen numaraya baktı.

Ama ortada bir numara yoktu.

Ekranda yalnızca şu yazıyordu:

Gönderim tarihi: Yarın.

Mina’nın gözleri büyüdü.

“Yarın mı?”

Mesaj yarından gönderilmişti!

Ama tuhaflıklar bununla bitmiyordu.

Mesajın altında kendi adını gördü.

Adının yanında da küçük bir işaret vardı.

İç içe geçmiş üç daire.

Mina parmağıyla ekrana dokundu.

İşaretin hemen altında başka bir cümle belirdi:

Seni bulduğumuzda hiçbir şey…

Cümle orada bitiyordu.

Mina mesajı kapattı ve yeniden açtı. Ama cümlenin devamı yoktu.

Tam telefonu bırakacakken ekran bir kez daha titredi.

Yeni bir satır belirdi:

İkinci geceyi bekle.

Mina telefonu elinde tutarak odasının ortasında durdu.

Milyonlarca çocuk aynı rüyayı görmüştü.

Gökyüzünde gizemli bir çember belirmişti.

Zaman durmuştu.

Ve şimdi gelecekten bir mesaj gelmişti.

Bütün bunların birbiriyle bağlantılı olduğunu hissediyordu. Ama nasıl? Üstelik mesajda kendi adı neden yazıyordu? İç içe geçmiş üç daire neden onun telefonunda belirmişti?

Mina telefonun ekranına son bir kez baktı.

Aklında iki soru vardı:

Onu kim arıyordu?

Ve neden?

Birinci Bölüm Sonu…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir