Her gün, aynı olayı farklı şekillerde yaşıyordu. Aynı güneş, aynı dağların arkasından tıpkı dün gibi batıyordu. Ama her akşam yeni bir resim çiziyordu. Bugün öncekinden değişik, yarın bugünden değişikti. Muhteşem bir sanattı tuvaline aktardığı. “Neredesin?” diyordu Özge. “Boyacı, neredesin?”
Güzel sanatlar lisesine çok kolay girmişti. Harika bir resim yeteneği vardı. Gözlerinin gördüğünü, kağıda çok rahat aktarıyordu. Küçücük bir bebekken dişi çıktı diye önüne makas, boya kalemi, kitap, cüzdan koyduklarında; direkt kalemi seçmişti. Annesi, onun ressam olacağını tahmin etmişti. Çocukluk fotoğraflarında genelde boyama yaparken, resim çizerken verdiği pozlar vardı.
Üniversitede resim bölümünden mezun oldu. Hatta peyzaj ressamlığı üzerine okumuştu ve müthiş tablolar yapıyordu. Mezuniyetinden birkaç ay sonra, üniversite boyunca yaptığı eserlerle bir sergi açtı. Bunu hocaları istemişti. Özge’nin geleceğini çok parlak görüyorlardı. O da bu beklentileri karşılamak için uğraşıyordu ama sergi bittikten sonra yaşayacaklarından habersizdi.
Sergi on beş gün kadar sürdü. Bittiğinde tuvalleri dikkatlice eve taşırken, yaptığı resimlerde bir ayrıntı fark etti. Hemen hemen her tuvalinde gün batımı vardı. Ama çok “çiğ” duruyordu. Sanki hiç gün batımını izlemeyen biri resmetmiş gibiydi. Bunu kimse fark etmemiş miydi?
Hemen sevdiği hocalarından birkaçını aradı. “Tuvallerin hepsinde güneşin battığı saatleri yansıtmışım. Bazılarında çok çiğ durmuş, fark ettiniz mi?” diye sordu. Aynı cevabı aldı. “Zamanla geliştireceğinden eminiz.” dediler. Özge gün batımlarını çok severdi sevmesine ama bu kadar amatör resmetmiş olduğuna inanamıyordu.
Gün batımında “altın saatler” vardır. Fotoğrafçılar da bu vakitleri çok sever. Tam ikindiden akşama geçiş anlarında, güneş batmaya doğru yol alırken, her şeyin rengi en güzel hâlinde görünür. Göze, gönle hitap eder.
Özge de bunu çok iyi biliyordu. O anlarda oluşan renklere göre tablolarını çizmek çok münasipti. Ama bugüne kadar gün batımını yeterince incelememişti. Şehir yerinde gurubu görmek için, evden çıkıp sokaklarda gezmek yetmiyordu. Akşamüstü yüksek bir yerlere çıkıp gökyüzü nasıl oluyor, güneş nasıl görünüyor seyretmesi lazımdı. Bir karar verdi, yayladaki eski eve gidip, iyice öğrenene kadar gün batımı çalışacaktı ve yaptı da.
Bu manzarayı izlemek, Özge için artık bir tutkuydu. Resmini yapmasa bile izliyordu. Her gün akşam saatlerini muhakkak gün batımına ayırıyordu. Bu Allah’ın sanatıydı. Rahman’ın boyası. Muhteşem bir sanattı tuvaline aktardığı. “Neredesin?” diyordu Özge. “Boyacı, neredesin?”
Hep aynı manzarayı resmediyor, ama bittiğinde tuvaldeki resim farklı oluyordu. Aynı yerden izlediği güneş öncekinden farklı batıyordu sanki. Tuvaller muhteşemdi. Gören hayran oluyordu. Hep aynı manzarayı çizmesine rağmen nasıl bu kadar farklı yaptığı merak konusuydu.
Yıllar yıllar geçti. Özge’nin yaptığı eserlerin sayısı binleri bulmuştu. Bir gün mezun olduğu fakülteden öğrenciler röportaj yapmak için geldi. “Nasıl aynı görüntüyü her defasında farklı çizebiliyorsunuz?” diye sordular. “Hayran olarak,” dedi Özge. “Meftunu oldum bu sanatın. Günlerce aynı dağları aynı gökyüzünü ve aynı ağaçları izledim şu balkondan. Yerleri değişmedi ama mevsimler değiştikçe ağaçların kıyafetleri tebeddül etti. Dağların örtüleri farklılaştı. Gökyüzü her gün ayrı oluyordu. Hâliyle bu benim resimlerime yansıdı. Ben iyi bir taklitçiyim. Asıl sanatkâr başka,” dedi.
Özge’nin misafiri eksik olmuyordu. Her gelen, geceye kadar manzarayı izliyor ve fotoğraflıyordu. Tabloları inceliyor, farklı olmasına şaşırıyorlardı. Hakikaten görülmek isteyen biri var gibiydi. Yoksa kimsenin görmediği bu yerde, yüz yıllardır faklı manzaralar bıkmadan neden yaratılsın ki?





Gün doğumuna ve gün batımına sevdalı biri olarak bu yazıyı okuyunca kendimi hikâyeden bir parça gibi hissettim. Tek fark ben ressam değilim. Yine de tam anlamıyla izlemenin hakkını veremediğimi fark ettim. Bir sonraki seyrimde bu hikâye ile daha dikkatli seyre dalacağım.
Sanatçıyı düşünerek… Kaleminize sağlık.
Çok teşekkür ederim. İstifade etmenize çok sevindim. Ben de bayılıyorum güneşin baktışına. Bir yandan gidip bir yandan bu kadar mutlu hissettiren başka bir şey yok sanırım. Her gün ayrı…