Çocukken bazı şeylere yetişkinlerden biraz farklı bakarız. Bir ağaca baktığımızda yalnızca dallarını, yapraklarını ve gövdesini görmeyiz; onun da bizim gibi hissettiğini düşünürüz.
Ben küçükken kış geldiğinde ağaçların üşüdüğünü sanırdım. Yaz boyunca yemyeşil olan yaprakları birer birer dökülünce ağacın çıplak kaldığını düşünürdüm. Dalları bana kollarını açmış, soğukta bekleyen birini hatırlatırdı.
”Acaba üşüyor mudur?” diye geçerdi aklımdan. Belki de bu yüzden çocuklar bazen ağaçların gövdelerine atkılar bağlar, renk renk kıyafetler giydirirler. Çünkü çocukların dünyasında bir ağacın da üşüyebileceğine inanmak hiç garip değildir.
Kış gelince ağaçların yapraklarını dökmesi bana biraz da uyku gibi gelirdi. Sanki ağaçlar uzun bir kış uykusuna yatıyor, bahar gelene kadar sessizce dinleniyorlardı.
Bahar geldiğinde ise dallarında minicik tomurcuklar belirirdi. Sonra o tomurcuklar açılır, ağacın dallarına yeniden yemyeşil saçlar takılırdı. Yaz boyunca bu saçlar gürleşir, bize gölge olurdu. Sonbaharda sarıya, turuncuya ve bazen kırmızıya dönüşür; sonra yine dökülürlerdi. Belki de ağaçların da mevsimden mevsime değişen bir hayat hikâyesi vardır.
Bir de ağaçların yaşını merak ederim. Kocaman gövdeli yaşlı bir ağacın yanında durup bazen şöyle düşünürüm:
”Acaba ben doğmadan kaç yıl önce buradaydı?”
Belki o ağaç, ben dünyaya gelmeden çok önce de aynı yerdeydi. Belki benden önce başka çocuklar onun gölgesinde oyun oynadı; birileri altında kitap okudu, birileri dinlendi, birileri de hayatındaki en güzel sohbetlerden birini onun gölgesinde yaptı. Gövdesindeki çizgilere baktığımda bunları ağacın anıları gibi hayal ederim.
Biz anılarımızı fotoğraflarda, defterlerde ve zihnimizde saklarız. Peki ağaçlar anılarını nerede saklar?
Belki gövdelerinde…
Belki dallarında…
Belki de her bahar yeniden açan tomurcuklarında.
Kim bilir?
Sonra aklıma daha güzel bir soru gelir: Acaba ağaçlar bizi duyuyor mudur?
Bir gün bir ağacın altına oturup ona bir hikâye okumayı deneyebiliriz. Kitabımızı açarız, sayfaları yavaşça çeviririz:
”Bir varmış, bir yokmuş…”
Belki ağaç gerçekten bizi dinlemiyordur; belki de dinliyordur. Bunu kim bilebilir? Ama ben olsam yine de anlatırım.
Hatta bazen kimseye söyleyemediğim şeyleri bir ağaca anlatabileceğimi düşünürüm. Çünkü ağaçlar sır tutar gibi görünür. Onlara bir şey söylersiniz, cevap vermezler; sizi yargılamazlar, sözünüzü kesmezler. Sadece oldukları yerde durur ve sizi dinlerler.
Belki rüzgâr çıktığında yapraklarının hışırdaması, onların bize verdiği cevaptır. Belki “Üzülme.” derler, belki “Biraz daha bekle.” derler, belki de “Sen bunu yapabilirsin.” diye fısıldarlar.
Ağaçların üzerinde onların küçük dostları da yaşar. Bir sincap dalların arasında koşturur, bir kuş gelip dalına konar. Küçük canlılar gövdesinin çatlaklarında kendilerine yuva bulur. Ağaç ise hepsine yer açar. “Burası benim.” demez. Gölgesini paylaşır, dallarını paylaşır, meyvesini paylaşır ve hiçbir karşılık beklemeden yaşamaya devam eder.
İşte tam o zaman yeniden düşünürüm: Ağaçların da kalbi var mı acaba?
Belki bizimki gibi değildir, belki göğüslerinde atmaz. Ama bir canlıya yuva olmak da kalp demek değil midir? Gölge olmak, nefes olmak, bir çocuğun oyununa eşlik etmek, bir kuşun yuvasını taşımak, yıllarca aynı yerde durup hiç tanımadığın insanlara bile iyilik etmek… Bence bunların hepsinde biraz kalp vardır. Belki ağaçların kalbi gövdelerinin içinde değil, bize verdikleri şeylerin içinde atıyordur.
Bu yüzden bir dahaki sefere bir ağacın yanından geçerken biraz yavaşlayın. Gövdesine dokunun, dallarına bakın, yapraklarını dinleyin. İsterseniz altında oturup bir hikâye okuyun. Belki sizi duymaz, belki de duyuyordur. Belki size cevap veremez, belki de yapraklarını hafifçe sallayıp size küçük bir fikir verir.
Kim bilir? Belki bazı cevaplar kelimelerle gelmez. Belki bazen cevap, sadece sessizce yanında duran bir ağaçtır. Çünkü bazı dostluklar konuşarak kurulmaz; bazen bir ağacın gölgesinde oturmak, ona bir hikâye anlatmak ve biraz da onu dinlemek yeter.
Ve belki o zaman anlarız: Ağaçların gerçekten kalbi var mı bilmiyorum ama benim kalbimde onların mutlaka bir yeri var.
Sezen VURUCU
YAŞ: 28
MERSİN





Çok güzel bir bakış açıcı yakalamışsınız. Çocuklara doğaya zarar vermemelerini öğütlerken, onların da canlı olduğunu vurgularız hep. Bende bağ kurmayı severim. Kaleminize sağlık