O sabah dünyada hiç kimse konuşamadı. Ne anneler çocuklarını uyandırabildi, ne öğretmenler yoklama alabildi, ne de radyolardan sabah haberleri duyuldu. İnsanların sesleri kaybolmuştu. Ama en ilginç olanı, kimsenin bunun nasıl olduğunu bilmemesiydi.
On bir yaşındaki Ekin sabah gözlerini açtığında annesinin yatağının yanında durduğunu gördü. Annesi bir şeyler söylüyordu. Ekin dudaklarını okuyabilmek için dikkatlice baktı: “Uyan.” Sonra kendisi de denedi. Hiçbir ses çıkmadı.
– Anne.
Kendi sesi çıkmamıştı. Boğazına dokundu, tekrar denedi. Yine ses çıkmadı. Annesiyle birbirlerine baktılar. İkisi de ilk kez aynı anda korkmuştu.
Birkaç dakika sonra dışarıdan gelen seslerin de kesildiğini fark ettiler. Ne araba kornası vardı, ne insanların konuşması, ne de çocukların bağırtısı. Sanki bütün dünya bir anda nefesini tutmuştu.
Ekin pencereye koştu. Sokakta insanlar vardı. Herkes birbirine bakıyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Ama tek bir kelime çıkaramıyordu. Bir adam telefonla birini aradı. Telefonun karşı tarafında da ses yoktu. Bir kadın komşusunun kapısını çaldı. Kapı açıldı. İki kadın birbirine baktı. Sonra aynı anda ellerini kaldırıp konuşmaya çalıştılar. Olmadı.
O gün okul tatil edilmedi ama ders de yapılmadı. Öğretmen sınıfa girdiğinde herkes sessizce yerine oturdu. Öğretmen tahtaya büyük harflerle “Bugün konuşamıyoruz.” yazdı. Sonra biraz düşündü ve altına “Peki ne yapabiliriz?” diye ekledi.
Çocuklar birbirine baktı. Bir öğrenci elini kaldırdı. Öğretmen ona söz verdi. Çocuk tahtaya yürüdü ve şunu yazdı: “Yazabiliriz.”
O gün dersler böyle başladı. Herkes konuşmak yerine yazıyordu. Matematik soruları kâğıtlara yazıldı. Öğretmen anlatmak istediği şeyleri tahtaya çizdi. Teneffüste çocuklar birbirlerine notlar yazdı. Başta her şey eğlenceli görünüyordu. Hatta bazı çocuklar seslerin olmamasına gülüyordu.
Ama öğleden sonra bir şey değişti. Ekin, sınıftaki arkadaşı Mina’nın sırasının yanında durduğunu gördü. Mina elinde bir kâğıt tutuyordu. Kâğıtta yalnızca iki kelime vardı: “İyi misin?”
Ekin başını salladı. Sonra Mina’nın elini tuttu. Mina gülümsedi.
O an Ekin bir şey fark etti: İnsanlar konuşamadığında birbirlerine daha dikkatli bakmaya başlamışlardı. Normalde kimsenin fark etmediği yüz ifadelerini fark ediyordu. Kiminin üzgün olduğunu, kiminin korktuğunu, kiminin yalnız kaldığını, kiminin yardıma ihtiyacı olduğunu.
Okul çıkışında Ekin eve yürürken yolun karşısında yaşlı bir adam gördü. Adam elindeki poşetleri taşımakta zorlanıyordu. Normalde insanlar yanından geçip giderdi. Ama o gün herkes sessizdi. Bir çocuk adamın yanına koşup poşetlerden birini aldı. Başka biri diğerini taşıdı. Yaşlı adam teşekkür etmek istedi. Sesi çıkmadı. Çocuklar gülümsedi. Yaşlı adam da gülümsedi.
Ekin eve döndüğünde annesi mutfakta yemek hazırlıyordu. Annesi Ekin’e baktı. Sonra masayı gösterdi. Masada tabaklar vardı. Ekin annesine sarıldı. Annesi onun saçlarını okşadı. İkisi de hiçbir şey söylemedi ama birbirlerini anlamışlardı.
Akşam olduğunda Ekin odasına geçti, defterini açtı. Bugünün tarihini yazdı. Sonra altına “Bugün herkes sustu.” ekledi. Bir süre düşündü ve ardından şunu yazdı: “Ama ilk kez herkes birbirini dinledi.”
Ertesi gün de kimse konuşmadı. Üçüncü gün, dördüncü gün, bir hafta geçti. Şehir değişmeye başlamıştı. İnsanlar dükkânlarda birbirine gülümseyerek teşekkür ediyordu. Otobüste yaşlılara yer veriliyordu. Çocuklar oyun oynarken kavga ettiklerinde birbirlerine not yazıp barışıyordu. Kafelerde insanlar telefonlarına bakmak yerine karşılarındaki kişinin yüzüne bakıyordu.
Fakat herkesin özlediği bir şey vardı: Ses.
Bir annenin çocuğuna söylediği “Günaydın”.
Bir babanın eve geldiğinde söylediği “Ben geldim.”
Bir öğretmenin sınıfta söylediği “Aferin.”
Bir arkadaşın diğerine söylediği “Bekle, ben de geliyorum.”
Bunların hepsi artık insanların zihninde yankılanıyordu.
Bir sabah Ekin okula giderken bir adamın yere düşürdüğü cüzdanı fark etti. Cüzdanı aldı, adama yetişti. Adam döndü. Ekin cüzdanı uzattı. Adam elini kalbine götürdü, sonra Ekin’in omzuna dokundu. İkisi de gülümsedi.
Tam o sırada Ekin bir ses duydu. Çok hafifti, neredeyse rüzgâr gibiydi. Bir çocuk gülüyordu.
Ekin başını çevirdi. Sokağın köşesinde küçük bir kız vardı. Kız şaşkınlıkla ağzını kapattı. Kendi sesini ilk kez duyuyordu.
Sonra bir kadın bağırdı: “Sesim çıktı!”
İnsanlar sokağa döküldü. Bir adam kahkaha attı. Bir başkası annesinin adını söyledi. Çocuklar bağırarak birbirlerine sarıldı. Dünyanın sesi geri dönmüştü.
Ama garip bir şey olmuştu. Kimse eskisi gibi konuşmuyordu. İnsanlar önce birbirine bakıyor, sonra konuşuyordu. Kelimelerini seçerek, daha yavaş, daha dikkatli. Sanki bir hafta boyunca kaybettikleri sesin değerini anlamışlardı.
Ekin okulda öğretmenin yanına gitti.
– Günaydın, Ekin.
– Günaydın, öğretmenim.
Öğretmen sınıfa döndü. Tahtaya büyük harflerle “Bugün konuşabiliriz.” yazdı. Çocuklar alkışlamaya başladı. Öğretmen elini kaldırdı, herkes sustu. Tahtaya bir cümle daha yazdı: “Ama artık dinlemeyi de unutmayın.”
Ekin o gün eve dönerken gökyüzüne baktı. Dünya yine gürültülüydü. Arabalar geçiyor, insanlar konuşuyor, çocuklar koşuyor, kuşlar ötüşüyordu. Her şey eski hâline dönmüştü. Ama dünya eskisi gibi değildi. Çünkü bir hafta boyunca sesini kaybetmişti. Ve sesini kaybettiğinde aslında başka bir şey kazandığını anlamıştı: Dinlemeyi.
O gece defterini açtı. Bir hafta önce yazdığı cümlenin altına yeni bir cümle ekledi: “Belki de dünyanın en sessiz günü, insanların birbirini en çok duyduğu gündü.”
Defterini kapattı.
Ertesi gün her şey yine normal olacaktı. İnsanlar yine acele edecek, birbirinin sözünü kesecek, bazıları birbirini dinlemeyi unutacak, bazıları “Sonra konuşuruz.” diyecekti.
Ama Ekin o sessiz günü hiçbir zaman unutmayacaktı. Çünkü artık biliyordu: Bazen bir insanın sesini duymak için kulaklara, kalbini duymak için ise dikkat etmeye ihtiyaç vardı. Ve belki de insanların birbirine vereceği en güzel şey her zaman söylenecek güzel bir söz değildi. Bazen sadece gerçekten dinlemekti.





