RENKLERİN SIRRI

Bir sabah Zeynep uyandığında odasında garip bir sessizlik olduğunu hissetti. Her sabah duvarına vuran güneş ışığı bugün sanki yorgundu. Battaniyesini üzerinden çekip etrafına baktığında kalbi bir anlığına duracak gibi oldu. Odası griydi. Sadece biraz soluk değil, tamamen renksizdi. Perdeler, oyuncak ayısı, çalışma masasındaki kalemler… Hatta en sevdiği mor kupası bile siyah-beyaz bir fotoğraf gibi görünüyordu.

 

Zeynep hızla kalktı. “Anne!” diye bağırdı korkuyla. “Benim odam neden böyle oldu?”

 

Annesinin sesi mutfaktan geldi ama onun sesi bile eskisi kadar sıcak duyulmuyordu.

“Zeynep, burada her şey gri görünüyor.”

 

Zeynep koşarak pencereye gitti. Dışarı baktığında gördüğü manzara karşısında ürperdi. Gökyüzü renksizdi. Ağaçların yeşili kaybolmuştu. Çiçekler solmuş gibiydi. İnsanların yüzlerinde bile tuhaf bir yorgunluk vardı. Sokaktan panik sesleri yükseliyordu:

“Benim dükkânımın tabelası gri olmuş!”

“Kırmızı arabam neden renksiz görünüyor? Bu nasıl olabilir?”

 

Kasaba sanki bir gecede tüm neşesini kaybetmişti.

 

Zeynep montunu giyip dışarı çıktı. İnsanlar telaşla koşuşturuyor, herkes birbirine aynı soruyu soruyordu: “Renkler nereye gitti?” Ama kimsenin cevabı yoktu.

 

Zeynep yürürken içinin de biraz griye dönüştüğünü hissetti. Sanki sadece dünya değil, insanların kalbi de solmuştu. Tam o sırada dün yaşanan bir şeyi hatırladı.

 

Okul çıkışı arkadaşı Naz’ın kalem kutusu yere düşmüştü. Kalemler her yere saçılmıştı. Naz eğilip toplamaya çalışırken birkaç kişi gülmüş, Zeynep ise hiçbir şey yapmadan yürüyüp gitmişti. Aslında yardım etmek istemişti ama geç kalmak istememişti. Hem zaten başkası yardım eder diye düşünmüştü.

 

Şimdi bunu hatırlayınca içi sıkıştı. “Belki de,” diye fısıldadı kendi kendine, “renkler durup dururken kaybolmamıştır.”

 

Adımlarını hızlandırdı. Naz’ı her zaman oturdukları parkta buldu. Naz sessizce salıncağın yanında oturuyordu. O da üzgün görünüyordu.

 

Zeynep yavaşça yaklaştı. “Naz,” dedi utangaç bir sesle, “dün sana yardım etmedim. Görmeme rağmen yanından geçip gittim. Özür dilerim.”

 

Biraz sessizlik oldu. Sonra Naz’ın saçının ucunda minicik pembe bir ışık parladı. İkisi de şaşkınlıkla birbirine baktı. Pembe renk birkaç saniyeliğine görünüp kayboldu ama gerçekten oradaydı.

 

Naz gözlerini büyüttü. “Zeynep, rengi gördün mü?” dedi heyecanla.

 

Zeynep’in kalbi hızlandı. Koşarak eve dönmeye başladı. Ama yolun ortasında yaşlı komşusu elindeki ağır poşetleri düşürdü. Portakallar yere yuvarlandı.

 

Eskiden olsa belki yine geçip giderdi. Ama bu kez durdu. Hemen eğilip portakalları toplamaya başladı.

“Ben yardım ederim, teyze.” dedi gülümseyerek.

 

Yaşlı kadın teşekkür ettiğinde poşetin üzerine yavaşça sarı bir renk belirdi. Sonra portakallar turuncuya döndü, gerçek renklerine kavuştular.

 

Zeynep hayretle geri çekildi. Renkler gerçekten geri dönüyordu.

 

O gün boyunca insanlara yardım etti. Ağlayan küçük bir çocuğu güldürdü. Yaralı küçük bir kediyi kucağına aldı, eve gidip ona bir kap süt ve sıcak bir battaniye getirdi. Küçük kardeşlerine kızmak yerine onlara sarıldı.

 

Ve yaptığı her iyilikte dünya biraz daha renkli olmaya başladı. Gökyüzüne mavilik geri geldi. Ağaçlar yeniden yeşerdi. Çilekler renklerini hatırladı.

 

Ama Zeynep en büyük değişimi insanların gözünde gördü. Çünkü insanlar artık birbirlerine daha dikkatli bakıyor, daha çok teşekkür ediyor, daha çok gülümsüyordu. Sanki renkler sadece boyalarda değil, insanların davranışlarında saklıydı.

 

Akşam olduğunda kasaba yeniden rengarenkti. Zeynep pencerenin önüne oturup gökyüzünü izledi. Gün batımı turuncu ve pembeye boyanmıştı. İçine sıcacık bir huzur kapladı.

 

O an bir şey anladı: Dünya bazen insanların kalbi kadar renkliydi. Eğer insanlar birbirini görmezden gelir, kırar, yalnız bırakırsa dünya yavaş soluyordu. Ama küçük bir iyilik bile bir rengi geri getirebiliyordu.

 

Ve belki de en güçlü renk, bir insanın başka bir insanın kalbine iyi gelmesiydi.

2 yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir