Bir bebeği dikkatle incelediğinizde gördüğünüz şey sadece bir bebek değildir. Dünyanın en güzel keşif yolculuğunu da izlersiniz aslında.
Biz yetişkinler için basit bir kaşık, yerde duran bir yaprak, pencereye vuran yağmur damlaları onun için keşfedilmeyi bekleyen kocaman bir dünyadır.
Bebekler dünyaya bilgiyle değil, ucu bucağı olmayan bir merak duygusuyla gelirler. Dünyaya geldikleri ilk aylardan itibaren başlar bu keşfetme isteği. Bu da aslında çok normaldir. Zihinsel, fiziksel hatta duygusal gelişimlerinin en önemli parçalarından biridir keşfetme merakı.
Daha birkaç aylıkken ilk önce ellerini keşfederler. Uzun uzun izlerler parmaklarını, ellerini. Ayak parmaklarını tutmaya, ağızlarına götürmeye çalışırlar. Bütün bunlar yaramazlık değil, öğrenmektir.
Bebekler dünyayı ilk yıllarında dokunarak, koklayarak, tadarak ve gözlemleyerek tanımaya çalışırlar.
Çoğu zaman biz anne babalar, “Her şeyi neden ağzına götürmeye çalışıyor?” diye endişeleniriz. Oysa bu hareket bir yaş içinde doğal bir gelişim göstergesidir. Onlar için ağız, en hassas keşif aracıdır. Eline aldığı bir oyuncağın sert mi, yumuşak mı olduğunu nasıl anlayacak? Tabii ki ağzına alarak. Bu nedenle güvenli olduğu sürece engellemek yerine keşfetmesini desteklemeliyiz.
Merak duygusu sadece öğrenme isteğinden ibaret değildir; problem çözmenin, düşünmenin ve keşfetmenin en temel basamağıdır.
Bir bebeğin aynı oyuncağı sürekli alıp yere atması bazen yorucu olabilir, evet. Aslında o sırada bebeğimiz şunları öğrenmeye çalışıyordur:
“Acaba yine düşecek mi?”
“Aynı ses yine çıkacak mı?”
“Annem onu yine bana verecek mi?”
Tekrar eden hareketler bebekler için sıkıcılık değil, öğrenmenin en güçlü yöntemidir.
İlk altı ayda çevrelerini daha çok izleyen bebeklerimiz, oturmaya ve emeklemeye başladıkça dünya onlara daha büyük görünür.
Emeklemek, öz güvenin ve bağımsızlığın ilk adımıdır. Emekleyen bebek merak ettiği nesnelere ulaşabilir ve onları inceleyebilir. Bu hareket ilerleyen dönemlerde “Ben yapabilirim.” öz güvenine dönüşecektir.
Yıllardır mutfağımızda duran bir tencere kapağı onlar için farklı sesler çıkaran bir müzik aletine dönüşebilir. Bir çamaşır sepeti saatlerce eğlendikleri bir oyun alanı olabilir. Ne yazık ki bazen iyi niyetle yaptığımız uyarılar bu keşfi sınırlandırabilir.
“Dokunma ona!”
“Elleme!”
“Gitme oraya!”
“Yapma!”
Mümkün olduğunca, ona “Hayır!” demek yerine güvenli alternatifler sunmak, onun keşfetme duygusunu canlı tutar. Kırılacak eşyaların yerine güvenli nesneler koymak, prizleri kapatmak, kabloları toplamak hem öğrenmesini hem de öz güvenini destekler.
Bebekler için en kıymetli oyuncaklar her zaman pahalı olanlar değildir. Basit bir tahta kaşık, renkli plastik kaplar, farklı desenlerdeki kumaş parçaları, büyük karton kutular, onlar için birer hayal dünyasına dönüşmeye yeter de artar bile.
Bebeklerin keşifleri yalnızca nesnelerle sınırlı değildir. Onlar için insan yüzleri de oldukça ilginçtir. Mimikler, ses tonları, ten renkleri, gülümsemeler… Bu nedenle onlarla bol bol konuşmak, göz teması kurmak ve onlara şarkılar söylemek oldukça önemlidir.
Unutmayın! Keşif duygusu sevgiyle büyür ve gelişir. Kendini güvende hisseden bir bebek çevresini daha cesur bir şekilde keşfeder. Çünkü her arkasını döndüğünde onu gülümseyerek destekleyen güvenli limanını görür.
Bebeklerden belki de en çok şunu öğrenmeliyiz: Bizler büyüdükçe bildiklerimizin çevresinde yaşamaya alışıyoruz. Onlar ise her güne yeni bir mucize olarak başlıyorlar. Mutluluğun sırrı tam da burada ortaya çıkıyor:
Dünyaya masum bir bebeğin gözlerinden bakabilmek.




