POSTA TRENİ

İlkbahar başlangıcı gibi bir gündü. Yumuşak bir rüzgarla birlikte savrulan her nesnede minik bir hareketlenme yaşandı. Topraktan fışkırmış her bitki, yeni güne uyanmıştı. Renk renk çiçeklerle bezenmiş bir tepe ve o tepeyi aşmaya yarayan taşlı bir yol vardı. Tepenin bitiminde de neredeyse bitişik sayılabilecek sayısız ev mevcuttu. Evlerin yanı başında heyecanlı oldukları belli olan birkaç ayak kıpırdadı. Oyun vakitleri gelmiş çocuklar, sabırsızca taşlı yolda dolandı. Beklerken bazen birbirlerine sataştılar bazen güldüler bazen de sessizce yolu seyrettiler. Biri beklemekten sıkılıp yerden bir taş alıp fırlatmak istedi. Döndüğü yönde yükselen bir toz bulutu fark etti. Lastiğin ezdiği taşlardan gelen çıtırtılar diğer çocukların da o yöne bakmasını sağladı. Gözleri gülen çocuklar hızlıca birbirine bakıp muzip şekilde gülümsediler. Hep birlikte arabanın hareket yönüyle aynı yöne döndüler. Çocuk elindeki taşı yere fırlattı ve bununla birlikte sanki bir yarış başlamış oldu. Dördü de arabayla yarışırcasına koşmaya başladı.

Araba, iki katlı mavi evin önünde durduğunda, çocukların daha beş on nefeslik yolu kalmıştı. Koşuşturmadan kalkan toz bulutuysa arabanın etrafını sardı. Koşmanın etkisiyle hızlı hızlı soluyan çocuklar, kollarını iki yana açarak aracın sağında durdu. Şoför koltuğundan inen adam sağ arka kapıya yöneldi. Kapının açılmasıyla Ömer, Hasan, Ali ve Musa arabanın içine doğru merakla, ufak bir kaza geçirmiş olan arkadaşları Ahmet’e baktı. Ahmet arka koltuktan seslendi:

– Sanırım posta ekibine yeni birini bulmak zorundasınız.

Ahmet’in sesi neşesizdi. Kapının önüne tekerlekli bir sandalye yerleştirildi. Babası Ahmet’i kucaklayıp sandalyeye oturttu. Çocuklara iyileşme sürecinde bu sandalyenin Ahmet’e eşlik edeceğini söyledi. Oğlunu yerleştirdikten sonra da dört küçük çocuğa dönerek “Bir süre Ahmet’in size katılması mümkün değil,” dedi. Meraklı bakışlar şaşkın bir hal aldı ve aynı anda Ahmet’e yöneldi. Ahmet ise gözlerini devirmekle yetindi. Çocukların geçmiş olsun sözleri arasında Ahmet’in babası tekerlekli sandalyeyi hareket ettirdi. Arabadan kalan eşyaları alan annesi ise çocukların başını okşayıp eve yöneldi.

Onlar oyun oynamayı ve yardım etmeyi seven beş küçük afacandı. Yaz tatillerinde bulundukları mahalleye faydalı olacak bir oyun kurmaya çalışır, yaptıklarıyla herkesin takdirini toplarlardı. Oynarken insanları mutlu etmek hoşlarına giderdi. Bu yüzden oynadıkları pek çok oyunda, çocuk bedenlerinin aksine bir olgunluk taşıyorlardı. Herkesle tanışmak, herkesin yüzünü güldürmek isterlerdi. Bu da oyun oynarken tüm mahalleyi dolaşmaları demekti.

Oynadıkları oyunlar onlara bir takım unvanlar da getiriyordu. Bitirim beşli, bizim çocuklar ve ayaklı postacılar bunlardan birkaçıydı. Onlar da en çok postacı olmayı seviyordu. Çünkü postacı olmak bir çocuk için gereken pek çok eylemi yapmak demekti. Koşuyorsun, konuşuyorsun, görevlerini yerine getiriyorsun, ödül ve hediyeler kazanıyorsun ve en önemlisi de herkesten takdir alıyorsun.

Onlara böyle hitap edilen günlerde çocuklar bisikletlerine biner ve kimin kime iletilecek eşyası, mesajı varsa onu iletirdi. Marketten bir şey alınacaksa postacı çocuklar alırdı. Komşudan bir şey gelecekse postacılar alır gelirdi. Birine haber mi iletilecek yine onlar her sokak başında hazır beklerdi. Zaten küçük bir mahalleydi. Herkes birbirini tanırdı. Bu çocuklar mahalledeki mektup dışındaki her şeyi taşıyorlardı. Mektup diye bir şey de kalmamıştı zaten. Ama bu mahallenin postacıları vardı ve herkes çok memnundu. İnsanlar onların oyununu bozmak istemiyordu. Çocukların hayatın içinde olmaları onları da mutlu ediyordu.

Birkaç gündür çocukları gören olmamıştı. Bundan sonra da görmeyiz diye düşündüler. Ahmet’in durumunu herkes biliyordu. Çocukların görünmezliğini de ona yordular. Onun kaza geçirmiş olması diğer çocukların da artık bu oyundan vazgeçmiş olması demekti. Onlar adına üzülmüşlerdi. Alışması zor olacak diye düşündüler. Neşeli çocuk telaşlarını tekrar görmemek de komşular adına zor olacaktı.

Ertesi gün de güneş aynı parlaklıkta doğmuştu. Rüzgar yine ılık ılık esiyordu. Mahallede hareketlilik başlamış, taşlı yolun tozu kalkmıştı. Yolda yürüyenler, bisiklete ya da arabasına binenler derken dört küçük çocuk sokağın telaşına karıştı. Bir süre sonra da Ahmetlerin kapı zili çaldı. Açılmayan kapı için zil ikinci defa çalındı. Dört çocuk aynı anda seslendi:

– Ahmet!

Kapı üstündeki pencereden bir baş uzandı. Annesi kimin geldiğine baktı. Kadının gözleri sorgular bir şekilde kısıldı. Belli ki çocukları beklemiyordu ama Ahmet’e en çok onların iyi geleceğini de biliyordu. Memnuniyetle “İçeri gelin, çocuklar,” dedi. Üst kata doğru hareketlenen çocuklar merdiven boşluğunu şen kahkahalarla doldurdular. Buyur edilen kapıdan geçince karışık bir şekilde söz aldılar:

– Kaç gün daha dinlenmeyi planlıyorsun arkadaşım?

– Bugün için bir posta treni yapmayı planladık, bisikletlerimizi almayacağız o yüzden senin de gelmen lazım. Hem sen de geçmiş olsun dileklerini kabul edersin. Mahalledeki herkes seni çok merak etti.

Çocukların hiçbir şey olmamış gibi bu tavrı annesini de Ahmet’i de şaşırtmıştı. Ahmet çekinerek “Gelmeli miyim?” diye sordu. Çocuklar hep bir ağızdan konuştu:

– Tabi ki gelmelisin, biz her şeyi planladık. Bugün kimin ne işi varsa notunu da aldık.

Sonra da okuma yazmaya yeni geçmenin sonucu olan büyük puntolu harflerle yazılmış bir kağıdı gururla gösterdiler.

– Birlikte hareket edecek, senin ilerlemene destek olacağız. Her sokak için birimiz senin sandalyene eşlik edecek. Sen de taşınacak bir şey varsa onları taşıyacaksın, öyle oturmak yok! Alışma ama, sadece iyileşene kadar böyle!

Annesi gururla çocuklara baktı. Tekerlekli sandalyeyi onlara doğru hareket ettirdi. Annesine ve arkadaşlarına şaşkınlıkla bakan Ahmet de bu heyecandan payını almıştı. Gülümsedi ve olduğu yerde biraz doğruldu. Arkadaşlarına katılmayı kabul etti.

Annesinin yardımıyla dışarıya, bugünkü oyunlarını oynamaya çıktılar. Kimsenin onları gördüğü zamanki şaşkınlığı uzun sürmedi. Herkes yine onların oyunlarına katılmaktan çok memnundu. Bugünkü oyunun oynadıkları diğer oyunlardan hiçbir farkı yoktu. Çünkü çocuğun dünyasında şartlar önemli değildi. Onlar zaten her yeni oyunda, her yeni görevde mutlu olabiliyordu. Çocukluk biraz da bu demekti. Her koşulda mutlu olabilmek, her duruma ayak uydurabilmekti. Çocuğun dünyası eksiklerle ve fazlalıklarla güzeldi.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir