Ev ortamında yaşamaya çabuk adapte oldum. İnsanlar “konfor” ne demek biliyor. Yavru kediler aşkına; oturdukları, yattıkları, yürüdükleri her yer yumuşacık. Hep aynı sıcaklıkta ne soğuk ne de sıcak. Konfor, “hayatı kolaylaştıran rahatlık” anlamına geliyormuş. Meraklı bir kedi olarak yeni öğrendiğim kelimeleri kullanmayı seviyorum. Ayrıca yine bu merakım yüzünden evde her yeri kokladım. Küçük kedi burnum her kokuyu alır.
Evin iyi yönleri olduğu kadar kötü yönleri de var. Tam koşmaya başlıyorum, bir yere çarpıyorum. Evin içini “oda” dedikleri bölümlere ayırmışlar. Sınırları çok fazla. Sonra “kum kabı” diye bir yer var. Toprak yerine oraya tuvaletimi yapıyorum. Kum bile sınırlı. Evde benden başka hayvan yok. Hareket etmeyen örgü bir kedi koydular önüme. Bazen bütün sinirimi ondan çıkarıyorum. Isırıyorum, tekmeliyorum, tırmalıyorum. Başka bir hayvanla miyavlaşmak benim de hakkım değil mi?
Güneş ışınları odalara vurmaya başlayınca herkes uyanıyor. Ben de acıkmış oluyorum. Anne insan ilk önce benim mamamı koyuyor. Kedi annem kadar seviyorum onu. Sonra çocuklar uyanıyor. Onları uyandırmak benim işim. Gidip ayaklarını gıdıklıyorum, gülüyorlar. Sanırım bazen fazla tırmalıyorum, en ufak insan ağlıyor. Anne de bana parmağını sallayıp kaşlarını çatıyor. Sevgiyi abartmamalıyım. Yavru insanlar ve anne her sabah, farklı ve güzel kıyafetler giyip evden çıkıyorlar. Ben yalnız kalıyorum. İşte o zaman üzülüyorum. Keşke hiç gitmeseler, canım çok sıkılıyor.
Bazen onlarla beraber kapıdan çıkıyorum. Apartman dedikleri evin dışında da toprak yok. Nedir bu “topraktan uzak yaşamak” anlayamadım. Sadece çiçeklerin dibinde toprak görüyorum. İnsanlar çok ilginç varlıklar. Bir gün kaybolursam diye her kapıyı her ayakkabıyı kokladım. Komşulardan birine rast gelirsem onlara miyavlarım, beni eve getirirler. Kedi beyni bedava… Asansör dedikleri hareketli bir oda var. Onunla bir aşağı, bir yukarı inip çıkıyoruz. Patileyen kediler aşkına, insanlar ne kadar tembel…
Ben bu hayata alışmaya çalışırken bir gün beni eve getirdikleri kafesi koydular önüme. “İçine gir Pati.” dedi anne. Bu kez itiraz etmedim. Duman abi şöyle miyavlamıştı bana. “Biz köpek değiliz, emir almayız!” Çok nadir yaptığım bir şeydir itaat etmek. Fakat belli ki gezmeye gideceğiz, neden kaçırayım bu fırsatı. Hemen girdim tabii. Gürültülü bir araca bindik. Korktum. Kafesten beni çıkarmaları için çok miyavladım. Bu daracık alanda, küçük kedi kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Sonunda durduk. Beni her yerin beyaz ve metal olduğu bir yere koydular.
Sevimli bir yetişkin insan geldi. Miyavşane bir dişiydi. Çok güzel kokuyordu. Bana sevgiyle baktı. Anneye benim hakkımda sorular sordu. En hoşuma giden cevap “Çok zeki ve çok çabuk öğreniyor.” oldu. Ellerinde beyaz bir kılıf olan güzel yetişkin dişi meğer hayvan doktoruymuş. “Veteriner” diyorlar. Vücudumu yokladı, bende onu kokladım. Sanırım böyle tanıştık. Ağzımın ve kulaklarımın içine baktı. “Sağlıklı.” dedi. Anneye baktım, gururla bana bakıyordu. Ona gülümsedim ama fark etti mi bilmiyorum. Doktor bana biraz acıyacağını söyleyip ensemden sivri uçlu bir şey soktu. Annenin gururlu bakışını hatırlayıp, sakin kalmaya çalıştım. Çok canım yandı, tepkimi sadece acı acı miyavlayarak gösterdim.
“Bitti.” dedi veteriner. “Bir hafta sonra görüşelim.” Bende “Görüşelim.” diye miyavladım. Anladığını düşünüyorum. Onu tanımak ve kokusunu almak çok güzeldi. Bir daha gelmek istiyordum tabii ki. Benden sonra bir köpek aldı içeriye. Kıskandım. Pembe patiler aşkına, sanırım bu dişi beni çok etkiledi. Anne apar topar beni yeniden kafese koyup eve getirdi. Dişi veterinerin hayaliyle uykuya daldım. Yeniden gitmek için pati sayıyorum.





