ZİLE BAS KAÇ!

Çocukken en sevdiğim oyunlardan biri ZBK’ydi. Ne olduğunu bilmeyenler vardır belki. Anlamı: Zile Bas Kaç. Nasıl oynandığını da anlatayım. Eğlenceli olması için üç dört arkadaş toplanırsınız. Fazla kişi olursanız yakalanma ihtimaliniz artacağı için bu sayı yeterlidir. Sonra evinizden birkaç sokak ötedeki evlere gidersiniz. Kendi sokağınızda herkes sizi tanıdığı için bu oyunu oynamanız kolay olmayacaktır. Gözünüze bir apartman kestirirsiniz. Ellerinizi apartman zilinin en üstünden en altına kadar hızlıca kaydırıp tüm zillere basar ve arkanıza bakmadan kaçarsınız.

​Çok eğlenceli, fazlasıyla heyecanlı, komik mi komik bir oyundu bu bana göre. Ama bir zamana kadar…

​On yaşlarındayken temmuz sıcağından bunaldığımız bir günde arkadaşlarım Elif ve İsmail’le bu oyunu oynamaya karar vermiştik. Ama o gün son kez oynadığımızı bilmiyorduk. Grubun haylazı olarak fikir benden çıktı. Evimizin üç sokak aşağısında küçük bir cami vardı. O caminin karşısındaki kahverengi apartmanı aylar önce gözüme kestirmiştim ama zillerine basıp kaçma fırsatını bir türlü yakalayamamıştım. Şimdi hazır üç kişi toplanmışken ve sıcaklardan dolayı herkes evine kapanmışken oyunu oynamak için mükemmel bir zamanlama yakaladığımı düşünüp fikrimi arkadaşlarımla paylaştım.

​Elif biraz çekimser kalıp, “Oynamasak daha iyi olur,” şeklinde bir konuşma yaptı. İsmail ve ben ise bunu yapacağımıza çoktan karar vermiştik. Sonunda oy çokluğuyla ZBK kararı verildi. Limonatalarımızı sakince içip zillere bastıktan sonra nereye kaçacağımızı planladık. Kafamızda her şey yerli yerine oturunca harekete geçtik.

​O gün gerçekten de dışarıda kimsecikler yoktu. Yolda yürürken dikkat çekmemek adına pek fazla konuşmadık. Camiye geldiğimizde şadırvanda su içip yüzümüzü yıkadık ve apartmana girip çıkan olmadığını izlemeye koyulduk. Mükemmel bir sessizlik ve dikkatle birlikte ben önde, Elif ortada, İsmail arkada olacak şekilde tek sıra hâlinde yürüdük.

​Apartmanın on tane alt alta dizilmiş zili vardı. Arkadaşlarım da yanıma gelince hızlıca yerimizi aldık. Önce ben, sonra İsmail, en son da Elif ondan bire kadar olan tüm zillere bastık ve birer çita gibi koşmaya başladık. O kadar hızlı koşuyorduk ki koşarken konuşmak bile aklımıza gelmiyordu. Nihayet kısa bir sürede kendi sokağımıza ulaştık.

​Görünürde hiçbir sorun yoktu. Ne camdan çıkan sinirli bir kadın, ne peşimize düşen öfkeli bir genç ne de arkamızdan hiddetle bağıran apartman görevlisi… Tamamladığımız görevin verdiği öz güvenle ertesi gün hangi zillere basacağımızı kararlaştırıp evlerimize dağıldık.

​Akşam babam işten geldiğinde bu tatlı zaferimi ona anlatmayı iple çekiyordum. Anneme de, hikâyeyi babama anlattığım sırada konuyu açıp ikisinin de tepkisini aynı anda görmeye niyetlendim. Ah anneciğim, o gün bana o kadar güzel bir kek yapmıştı ki başıma geleceklerden habersiz o keki afiyetle yedim.

​Akşam olduğunda kapıda dönen anahtar sesini duyduğum gibi yerimden fırlayıp kapıya koştum. Babamı yanaklarından öperek karşıladım ve ona gününün nasıl geçtiğini sordum. Akşam yemeği için sofraya oturduğumuzda bugünkü maceramı anlatmaya koyuldum fakat ben anlattıkça annemin de babamın da yüzü düştü. Bir terslik olduğunu anlayıp hikâyeyi hızlıca tamamladığımda babam beni soru yağmuruna tuttu.

​”Hangi apartmandı bu? İsmini hatırlıyor musunuz? Bütün zillere bastınız mı? Neden böyle saçma sapan bir oyun oynuyorsunuz? Kaç yaşında oldunuz, sizce bu oyun komik mi?..”

​Babamın sorularını hatırladığım kadarıyla cevapladıktan sonra onun telefonuyla birini aradığını gördüm. Birkaç dakika konuşup karşıdaki kişiye bizim zile basma hikâyemizi anlattı. Telefonu kapatırken dört kere özür dilediğini saydım. Sonra bana dönüp hazırlanmamı söyledi. O sırada Elif ve İsmail’in babalarını da arayıp onları da dışarı çağırdı.

​Hızlıca bizim apartmanın önünde toplanmıştık. Babalarımız sinirli sinirli bizi önlerine kattılar ve arkamıza geçip bizimle tek kelime konuşmadan yürümemizi işaret ettiler. Sabah ziline basıp kaçtığımız apartmanın önüne geldiğimizde üç arkadaş korkarak birbirimize bakıyorduk. Üçümüzün de gözleri dolu doluydu. Babam zillerden birine bastı. Dış kapı açıldığında hep birlikte içeri girdik.

​8 numaralı daireye gelmiştik. Kapıda bizi güler yüzlü, bastonla bile ayakta durmakta zorlanan yaşlı bir amca karşıladı. Babam, amcanın elini öpmemiz için bize işaret verdiğinde onu ikiletmeden hemen yaşlı adamın elini öptük. Ardından ev sahibinin davetiyle içeri girdiğimizde hayatım boyunca hiç unutmadığım bir manzarayla karşılaştım.

​Salonda bizi, solunum cihazına bağlı olarak yatağa uzanmış olan genç bir kadınla onun yanındaki koltukta oturan, bizim yaşlarımızda, bacakları bedenine göre çok küçük kalmış olan bir çocuk karşıladı. Babamın neden bize bu kadar kızdığını onları gördüğüm gibi anladım ve ağlamamak için kendimi zor tuttum. İsmail’e baktığımda üzüntüyle başını öne eğdiğini gördüm; Elif’e döndüğümde ise çoktan ağlamaya başlamıştı.

​Bize kapıyı açan yaşlı adam önce kendini, sonra da evdeki diğer kişileri tanıttı. Yaşlı adamın ismi Halim’miş. Halim amca Kıbrıs gazisiymiş. Sol bacağında platin olduğunu ve yaşlandıkça aldığı kilolar yüzünden artık yürümekte zorlandığını anlattı. Solunum cihazına bağlı olan genç kadın ise Zeynep ablaydı. Halim amcanın kızı oluyormuş. Hastalığını bize söylemediler ama hastalık, güzelliğinden hiçbir şey eksiltmemiş gibiydi. Hayatımda gördüğüm en güzel, en tatlı kadınlardan biriydi. Bize gülümseyerek baktı. Zeynep ablanın yanında oturan çocuğun adı da Fırat’tı. Fırat, kısa ve gelişmemiş bacaklarla doğmuş. Dokuz yaşındaymış, yani bizden bir yaş ufaktı. Yürüyemediği için de dışarı çıkarken tekerlekli sandalyeyle çıkabiliyormuş.

​O gün kendi içimden bir daha ZBK oynamayacağıma yemin ettim. Babam iyi ki bize böyle bir ders vermiş, dedim kendi kendime. Yoksa biz hâlâ bu oyunu komik zannedecektik.

​O akşam Halim amcanın telefon numarasını aldık ve Fırat’la da arkadaş olduk. Artık pazar günleri Fırat’ı da yanımıza alıyoruz. İsmail ve ben birlikte Fırat’ı tekerlekli sandalyesine bindirip gittiğimiz parklara, camilere, okul bahçelerine, marketlere götürüyoruz. Hayatımın en üzücü anında en sevdiğim arkadaşlarımdan birini bulmuş olmak, içimde asla unutulmayacak bir anı olarak yaşamaya devam ediyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir