Amsterdam’ın o bitmek bilmeyen gri ve puslu günlerinden biriydi. 10 yaşındaki Hans, pencerelerinden süzülen damlaları izlerken göğsündeki o ağır, söküp atamadığı sızıyla baş başaydı. Dün okul bahçesinde Türk arkadaşları Ahmet ve Zeynep’in kurduğu kermes standı, o günden beri zihnini bir gölge gibi takip ediyordu.
Ahmet ona yıkıntılar arasından gülümseyen, gözleri hem hüzünlü hem de simsiyah parıldayan bir çocuğun fotoğrafını göstermiş ve sesi titreyerek şöyle demişti: “Onun adı Yahya, Hans. Benim uzaktan akrabam olur. Orada, Filistin’de… Biz burada sıcak yatağımızda uyurken, o her gece gökyüzünden düşecek bir bombanın korkusuyla annesine sarılıyor.”
Zeynep’in gözyaşlarını tutamayarak, “Yiyecek ekmekleri, içecek temiz suları bile yok Hans. Ama en acısı ne biliyor musun? Dünyanın onları unuttuğunu, kimsenin onları umursamadığını sanıyorlar,” deyişi Hans’ın kulaklarında çınlayıp duruyordu.
Hans o gece başını odasındaki yumuşak yastığına koyduğunda ilk kez utandı. Aldığı nefesten, güvende olmaktan, akşam yediği sıcak çorbadan utandı. “Ben buradayım, o ise orada tek başına ölüyor,” diye düşündü. Gece boyu gözüne uyku girmedi. Şafak sökerken masasının başına geçti, titreyen elleriyle kalemi eline aldı. Bu, süslü kelimelerden uzak, bir çocuğun başka bir çocuğa yazdığı en yalın ve en can acıtıcı mektubuydu:
Yahya’ya Mektup
Sevgili Kardeşim Yahya,
Benim adım Hans. Sana bu mektubu Amsterdam’daki sıcacık, güvenli odamdan yazıyorum. Ve inan bana, burada güvende olduğum için senden çok utanıyorum.
Dün okulda Türk arkadaşlarım Ahmet ve Zeynep bana senin fotoğrafını gösterdiler. Gözlerinin içine baktım Yahya… O kadar yorgun bakıyordun ki, dünden beri göğsümün üzerinde kocaman bir taş var sanki, nefes alamıyorum.
Burası çok sessiz. Gece sadece rüzgarın sesi duyuluyor. Ahmet bana sizin orada geceleri gökyüzünün bombalarla kırmızıya boyandığını, evlerin çocukların üzerine yıkıldığını anlattı. İnanır mısın, dün gece yatağıma yattığımda tavanıma bakıp ağladım. Benim tavanım sapasağlam dururken, senin üzerine çöken o betonlar için kendimden nefret ettim. Keşke benim evim senin de evin olsaydı. Keşke seni o cehennemden çekip alabilseydim.
Annem akşam bana yemek getirdiğinde boğazımdan geçmedi, Yahya. Sen orada açken, susuzken benim karnımın tok olması canımı çok yakıyor. Ahmet, sizin sesinizi kimsenin duymadığını söyledi. Lütfen öyle düşünme. Ben seni duydum. Küçücük kalbimle seni, anneni ve orada ağlayan bütün çocukları duydum.
Elimden hiçbir şey gelmiyor, sadece bu mektubu yazabiliyorum ve bu çaresizlik beni kahrediyor. Ama bilmeni istiyorum ki, burada, seni hiç görmemiş ama senin için her gece ağlayan bir kardeşin var. Seni asla unutmayacağım. Büyüdüğümde de herkese senin ne kadar büyük bir zulme uğradığını, dünyanın buna nasıl göz yumduğunu anlatacağım.
Ne olur yaşa Yahya. Yalvarırım ölme. Kendine çok dikkat et. Sana sarılmayı çok isterdim.
Seni kalbinde taşıyan arkadaşın, Hans
Ertesi sabah Hans, okula giderken mektubu montunun içine, göğsüne bastırmıştı; sanki Yahya’nın acısını tam kalbinde hissetmek ister gibi. Sınıfa girdiğinde doğruca Ahmet ve Zeynep’in yanına gitti. Mektubu, üzerinde Filistin bayrağı olan o kutunun içine bırakırken gözlerinden bir damla yaş süzüldü. O an, o küçük kutunun içine sadece bir kağıt parçası değil; sınırları, dilleri ve dinleri aşan koskoca, kanayan bir insanlık vicdanı bırakmıştı.





Hans’ı anladığım yaştayım ama Hans kadar cesur değilim . Güzel hocamın kıymetli kaleminden ellerine sağlık.